**Lamba Yanıyorken, Hiçbir Şey Bitmiş Değildir**
Koridorda haşlanmış lahana ve eski tellerin kokusu vardı. O tanıdık akşam kokusu, kapı aralıklarından sızıp omuzlarına çöküyordu, tıpkı bırakmayan bir anı gibi. Aynı koku, Meryem Hanım daha gençken, evde çocuklar koşuştururken, tencereler gümbürderken de vardı. Hayat, belki mütevazıydı ama sesli ve canlıydı. Onun geçmişinin kokusu. Onun zamanının. Kayıp günlük hayatının, bir daha geri dönemeyeceği.
Posta kutularının yanında duruyordu, anahtarı öyle sıkı tutmuştu ki, sanki sadece bir daireye girmekten daha büyük bir şey ona bağlıydı. Kapısının üstünde hâlâ soluk bir lamba yanıp sönüyordu. Titrek, mavimsi bir ışık döküyordu dökülen tavanın üstüne. O kapının ardında sadece duvarlar, eski bir örtünün hışırtısı ve kendi nefesi vardı, sessizlikte çok yüksek çıkan.
Bir zamanlar onu Mehmet karşılardı. “Yine mi geciktiriyorsun, çorba soğuyacak,” diye söylenirdi. Ama gözleri hep ışıldardı. Paltosunu asar, çaydanlığı koyar, elini tutardı — her seferinde sanki dönmüş olmasına seviniyormuş gibi. Hatta yürümekte zorlandığı yıllarda bile, karşılamak için kalkardı. Çünkü bilirdi: karşılamak, en önemli şeydi.
Meryem Hanım, cenazeden sonra yine aynı eve döndü. Her şey yerli yerindeydi: çerçeveli fotoğraflar, pencerenin yanındaki koltuk, onun fincanı, kendi önlüğü. Ama her şey, sanki sergilenmek içinmiş gibi. Gerçeklik, biri fişi çekmişçesine kaybolmuştu. Sadece kabuklar, şekiller kalmıştı, içleri boş.
Ev, gitgide büyüdü sanki. Duvarlar açılıyor, kaçıyormuş gibiydi, onu öylece bu soğuk, genişleyen boşlukta bırakarak. Damlayan musluk bile eskisinden daha yüksek, daha tedirgin edici geliyordu. Kapıya her geldiğinde nefesini tuttuğunu fark etti — belki şimdi, belki yine… Belki onun sesini duyacaktı: “Nerede kaldın, Meryem?”
Ama bugün özel bir gündü. Seksen beş yaşına basmıştı. Artık sürpriz beklemediği bir yaş, yine de umut ediyordu. Belki bir telefon. Bir kart. Canlı bir şey. Ama telefon sessizdi. Arkadaşları çoktan gitmişti. Komşu teyze, Ayşe Hanım, kızının yanına, Bursa’ya taşınmıştı. Kızı İspanya’daydı. Nadiren görüntülü arıyorlardı, aceleyle, torunlarının dersleri arasında. Peki torun? Bir sticker göndermişti: “İyi ki doğdun büyükanne,” sonra ekrana geri dönmüştü.
Kapıyı açtı. Aynanın önünden geçerken bakmadı. Mutfakta her şey yerindeydi: fincanı, radyo, hapları, eskiden menekşelerin durduğu boş pencere kenarı. Radyoyu açtı. Eski bir şarkı çalmaya başladı — Mehmet’in bir seferinde, tam dans pistinde ona evlenme teklif ettiği şarkı. O zaman gözyaşlarına boğulmuştu. Şimdi de aynısını yaptı, ama yalnız başına. Boğazı düğümlendi, ama hüzünden değil. Geri getiremeyecek olmanın ağırlığından.
“Lamba yanıyorken, hâlâ yaşıyorum,” dedi, kendine çay doldururken. Sanki Mehmet bir yerlerdeymiş gibi, yüksek sesle söyledi. Şakayla, ama yılların verdiği derin bir kararlılıkla.
Tam o anda mutfak lambası titredi. Bir kez. İki kez. Sonra söndü. Mutfak karanlık ve tuhaf bir sessizliğe büründü. Hava, çocukluğundaki gibi ağırlaştı, babası madenden dönmediğinde, Meryem’in yorganın altına saklandığı günlerdeki gibi — saklanırsa korkunun onu bulamayacağını sanırdı.
Lambanın yanına gitti. Dokundu. Sıcaktı, ama ölüydü. Sonra düşünmeden çekmeceyi açtı. Orada, köşede, her zamanki gibi yedek bir lamba duruyordu. Mehmet hep derdi: “Işık, nefes gibidir. Var olduğu sürece, yaşıyoruzdur.” Hafifçe güldü. Dikkatle taburenin üstüne çıktı, iki eliyle lambayı değiştirdi. Bir tık sesi — ve ışık yeniden mutfağı aydınlattı. Yumuşak, sıcak. Sanki biri omzuna dokunmuştu.
Oturdu. Bir yudum çay aldı. Ve düşündü: “Yakabildiğim sürece, yalnız değilim.”
Tam o anda zil çaldı. Apartman kapısından. Kalbi hızlandı. Bu saatte kim olabilirdi? Ekrana baktı. Ekranda, otuzlarında, kırmızı bir bere takan, yanakları kıpkırmızı olmuş, biraz şaşkın bir kız duruyordu.
“Merhaba… Affedersiniz, böyle rahatsız ettiğim için. Ben altıncı kattanım. Elif. Siz beni tanımazsınız… Ama… bugün benim de doğum günüm. Ve düşündüm ki… Belki birlikte çay içeriz? Pasta yaptım. Çarpık oldu ama, ev yapımı.”
Meryem Hanım, kızın yüzüne uzun uzun baktı. Göğsünde bir şey sıkıştı, sonra gevşedi. Ardından düğmeye bastı. Kapı açıldı. Kalbi biraz daha hızlı atıyordu. Korkudan değil — bir şeylerin hâlâ mümkün olduğunu hissetmenin heyecanından.
Kapının üstündeki lamba tekrar yanıp söndü. Ama bu sefer farklıydı. Bir işaret gibi. Sanki Mehmet yukarıdan göz kırpıyordu: “Yaşa, Meryem. Yapabildiğin kadar yaşa.” Ve o, gülümsedi.
Çünkü lamba yanıyorken, biri yine de çıkageliyordu. Ve hayat — devam ediyordu. Farklı yüzlerde, yeni seslerde olsa da. Devam ediyorduMeryem Hanım, kapıyı açarken içini dolduran o sıcaklıkla, “Hoş geldin,” dedi ve hayatın yeniden başladığını hissetti.




