O akşam anladı ki kocası yalan söylüyordu. Ses tonundan değil, sözlerinden değil, suskunluğundan. Emre her zaman vakur bir şekilde susabilirdi: uzun bir duraksamayla, gözleri yana kayarak, yüzünde hafif bir yorgunluk gölgesiyle. Bu sessizlik derin düşüncelere dalmış gibi görünebilirdi. Ama bu sefer farklıydı – kırılgan, keskin, altında canlı, beceriksiz, saklanamayan bir şeyin çarptığı bir maske gibi.
“Yine işte kaldım,” dedi, gözlerini ona dikmeden, sesi görünmez bir duvara çarpıp tökezlemiş gibiydi.
“Neredeydin?” diye fısıldadı yumuşak bir sesle. Sesinde ne suçlama ne de şüphe vardı, sadece içini uzun zamandır tırmalayan o şeye dokunuş.
“İşteydim. Can’la beraber. Projeyi tartışıyorduk. Biliyorsun.”
Biliyordu elbet. Ama başka bir şeyi daha biliyordu: Can, eşi ve çocuklarıyla Antalya’ya uçmuştu. Instagram hikayelerini görmüş, sesli mesajlarındaki kahkahasını duymuştu. Üstelemedi. Tartışmadı. Her şey kristal berraklığında anlaşılmıştı.
“Tabii,” diye cevapladı, masadan bardağı alırken. Hareketi fazla yumuşak, neredeyse otomatikti – istemeden fazlasını görmüş bir insanın yaptığı gibi.
Sonra her zamanki gibi sırt sırta yattılar. O çabucak uykuya daldı, hatta horlamaya başladı, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. O ise karanlığa bakarak yattı ve göğsünde bir yumru büyüdüğünü hissetti – kıskançlıktan ya da korkudan değil, yeni, ağır bir farkındalıktan. Ağır ve yapışkandı, düşmek üzere donmuş bir damla gibi. Ani bir keşif değildi bu, daha çok kaçınılmaz olanı kabullenişti. İçinden bir fısıltı gelmişti: “İşte bu. Artık biliyorsun.”
Ertesi gün Konya’ya bir bilet aldı. Plansız, sebepsiz. Emre’ye kız kardeşini görmeye gideceğini söyledi. O da çabucak başını salladı, saklayamadığı bir rahatlama ile. Yokluğu onu korkutmuyordu – ve bu, kararlılığını daha da perçinledi.
Konya onu soğuk bir rüzgarla ve ıslak asfalt kokusuyla karşıladı. Şehir uykulu görünüyordu, uyanmak istemiyor gibiydi. Yaşlı bir kadından, yorgun gözlü, zamanın aşındırdığı bir sesle bir oda kiraladı. Pencereden çıplak ağaçlar ve dökülen bir duvar görünüyordu; üstünde birinin kazıdığı yazı: “Yaşa, yürek çarpıyorken.”
Üç gün yollarda geçti. Arama yapmadı, mesaj atmadı. Telefonu çantasında sessizde duruyordu, dokunmak istemediği gereksiz bir eşya gibi. Küçük cafelerde vanilya ve yalnızlık kokan kahveler içti – o sıcak, sarıp sarmalayan yalnızlığı hissetti. İnsanları izledi: koşturan, gülen, çantasını taşıyan, birini bekleyen. Her yüzde bir zamanların kendisini gördü – gözleri parlayan, yüzü gülen, yarınlara inanan halini.
Dördüncü gün, üzerinden eski bir deri atılmış gibi hafiflemiş uyandı. Bedeni ağırlıksızdı, bir gecede değil, yıllarca dinlenmiş gibi. Sokakta elinde karton bir bardak kahve ile yürüdü. Sabah sakin, vaatsiz ama dopdoluydu. Birden fark etti ki, geri dönmek zorunda değildi. Beklenen olmak, birilerinin beklentilerini karşılamak zorunda değildi. Sadece kendisi olabilirdi.
Daha da gidebilirdi – Londra ya da Tokyo değil belki, ama Trabzon, İzmir, Ankara… İsmini kimsenin bilmediği, soru sormadığı şehirlere. Geçmiş silinene dek yol alabilirdi. Geride sadece kendisi kalana kadar – “eş”, “kardeş”, maskeler, başkalarının beklentileri olmadan. Sadece bir insan. Bir kadın. Canlı. Kendi hataları, korkuları, hayalleriyle.
Otogarda bir Sivas bileti aldı. Sonra bir Kayseri bileti. Gerisi nasıl gelirse. Trende alnını soğuk cama dayayarak uyudu. Otogarlarda poğaça yedi, plastik bardaklarda çay içti. Defterine düşüncelerini, cümleleri, anı parçalarını yazdı. Nazım okudu, Ahmet Hamdi’yi tekrar tekrar okudu, yüreğine işleyen dizelerin altını çizdi. Bazen ağladı. Bazen güldü. Bazen sadece camdan dışarı baktı ve her istasyonda fazlalıklarından kurtulduğunu hissetti. Geride kalan tek şeydi: kendisi.
Kırk iki gün geçti.
Nisan başında İstanbul’a döndü. Toz ve unutulmuş geçmiş kokan, eski bir müze gibi olan eve. Her şey yerli yerindeydi ama solmuş görünüyordu: perdeler, tabaklar, raftaki kitaplar… Emre mutfakta oturuyordu, bu süre boyunca hiç kalkmamış gibi. Aynı bakış. Aynı sessizlik. Gözlerinde donmuş zamanın gölgeleri.
“Neredeydin?” diye sordu, her zaman yalanın arkasına saklandığı o güvensizlikle.
“Kendimi aradım,” dedi. “Ve sanırım buldum.”
Sustu. Elleri masanın üzerinde gergin ve hareketsiz duruyordu. Ama artık bir cevap bekArtık suskunluğu bir kaçış değil, özgürlüğün ta kendisiydi.




