Kurşuni Işık
Murat, Türkiye’nin orta kesimindeki tepeler arasına gizlenmiş kasabasına döndüğünde, kimse onun neden böyle bir şey yaptığını anlamadı. Kendisi bile açıklayamıyordu. Sabah puslu ve ince bir yağmurla başlamıştı, damlalar asfalta düşer düşmez yok oluyordu. Kalktı, acı bir çay demledi, yıpranmış çantasını toplarken içine nemli ve tuz kokan eski bir deri ceket, bir zamanlar Sercan’ın hediye ettiği Zippo çakmak ve tek yönlü bir bilet koydu. Bileti rastgele almıştı, sanki görünmez bir el parmaklarını klavyede gezdiriyordu.
Kasaba onu ıslak toprak, paslı demir ve dökülen panel evlerin gölgeleriyle karşıladı. Her şey tıpkı on beş yıl önceki gibiydi—sadece duvarlardaki boyalar daha soluk, korkuluklardaki pas daha derin, dükkanların üstündeki neon tabelalar soluk soluk yanıyordu, nefesi kesiliyormuş gibi. Ama asıl değişen kendisiydi. Yoksa aslında eskiden olduğu kişiye mi yaklaşmıştı? Buna inanması zordu.
Adı Murat’tı. Bir zamanlar buradan tüm kapıları çarparak, camları titretip, aile albümünden tek bir fotoğrafı kopararak ayrılmıştı—annesinin omuzlarına sarıldığı, kendisinin ise asık suratlı bir ergen olarak başka yöne baktığı fotoğraf. O zamanlar bu kasabadan sadece kaçmadığını, eski derisini sıyırıp kafesten kurtulduğunu, yeni bir hayata, özgürlüğe, gerçek bir şeye kavuştuğunu sanmıştı.
Şimdi özgürlük hissetmiyordu.
İstasyonda onu karşılayan olmadı. Beklemiyordu zaten. Tren durdu, kapılar yorgun bir gıcırtıyla açıldı, etrafındaki insanlar koşturuyordu—ailelerine, taksilere, işlerine. Murat peronda kalakaldı, çantasının sapını sımsıkı tutmuş, “Biletler” yazılı soluk banka bakıyordu. Her şey tanıdık geliyordu, şakaklarında bir çınlama bırakacak kadar.
Annesi felç geçirmişti. Evinde yatıyordu, neredeyse hareketsiz, gözleri sadece tavan çatlaklarında geziniyordu. Birkaç kez aramıştı—babası açmıştı. Kısa konuşmuş, fazla söze gerek görmemişti. Babasının artık yeni bir ailesi vardı, küçük çocukları, muhtemelen Murat’ın adını bile duymamışlardı.
Kız kardeşi İstanbul’da kaybolmuştu, geriye sadece Boğaz manzaralı bir kart bırakmıştı: “Biz iyiyiz.” İmza yoktu. Murat onu aradı—telefonlar, mesajlar, ama cevap hep sessizlik oldu. Sonra pes etti. Yorulmuştu.
Teyzesi Gülten’den bir oda tuttu—ona lahmacun yapan, düştüğünde dizlerine tentürdiyot süren ve kocasının bir ömür boyu kereste fabrikasında çalışıp kalp krizinden öldüğünü anlatan teyzesi. Evi hiç değişmemişti: dökülen boyalar, eski televizyon örtüsü, kanepe üstünde rengi solmuş bir battaniye. Teyzesi Gülten, hafif kamburu çıkmış, bitki ve ucuz sabun kokan bir kadın, ona baktı ve başını salladı.
“Ne oldu Murat, yine bu kuytu kasabaya mı düştün? Oralarda tutunamadın mı?” diye sordu, çatlak fincana çay doldururken.
Omuz silkti. “Gerekliydi. Sadece… gerekliydi.”
Dördüncü gün, terk edilmiş garajlara gitti.
Orada, on altısındayken, Sercan’la birlikte dedesinden kalan eski bir Murat’ı tamir etmeye çalışmışlardı. Güneye, denize doğru kaçmayı hayal ediyorlardı. Denize hiç varamadılar. O sene Sercan içeri düştü—kavga, şişe, ölüm. Kasabalılar “şanssız çocuk” diye fısıldadı, ama Murat biliyordu: asıl şanslı olan kendisiydi, çünkü içeri alınan o değildi. Olay anında oradaydı, ama geri dönüp kaçmıştı.
Sonrası—okul, iş, üzerine uymayan bir hayat, sırf başka seçenek olmadığı için giyilmiş başkasının kıyafeti gibi. Soluk, renksiz bir hayat, sonuna kadar izlenen eski bir film gibi. Ve şimdi yeniden buradaydı, paslı demirlerin, motor yağı kokusunun ve terk edilmiş arabaların arasında, çürümesi gereken köklerine dönmüş gibi.
Sercan’ı yakın zamanda salıverdiklerini söylemişlerdi. Kasabanın kenarındaki köhne bir tamirhanede, kendisi gibi yıpranmış eski Murat’lara bakıyor, akşamları sisli camdan dışarı bakarken içki içiyordu, sanki geçmişin gölgelerini arıyordu. Murat ne söyleyeceğini bilemedi ama yine de gitti. Gitmeliydi.
Tamirhane, metal sesleri, paslı kapıların gıcırtısı ve duvarlara sinmiş benzin kokusuyla onu karşıladı. Sercan eski bir arabanın yanında çömelmiş, somunları sıkarken konsantre olmuştu. Başını hemen kaldırmadı. Kaldırdığında bakışları uzun ve ağırdı, sanki Murat’ın içinde o eski çocuğu görmeye çalışıyordu.
“Nereden çıktın sen? Aydan mı düştün?”
“Neredeyse. İstanbul’dan.”
“Ee, nasılmış senin İstanbul?”
“Gürültülü. Soğuk. Boş.”
Sercan hımphırtıyla güldü, ayağa kalktı. Daha irileşmiş, boynunda dövme, kaşında bir yara izi vardı, hayat onu işaretlemişti ki kaybolmasın.
“Sen o zaman kaçmıştın.”
“Kaçtım. Tartışmıyorum.”
Sessizlik, duman gibi havada asılı kaldı. Sonra Sercan derin bir nefes aldı:
“Tamam. Hadi, bir şeyler içelim. Zaten bu lastiği bulamayız.”
Garajda oturdular, ucuz brandyli çayı teneke bardaklardan içtiler. Kapının dışında alacakaranlık çökmeye başlamıştı. Sessizdi, nGece olduğunda, Murat’ın yüzünde yıllardır görmediği bir huzur okunuyordu.




