O gece kocasının yalan söylediğini anladı. Ses tonundan değil, sözlerinden değil – suskunluğundan. Ali her zaman vakur bir şekilde susabilirdi: uzun bir duraksamayla, gözleri yana kayarak, yüzünde hafif bir yorgunluk gölgesiyle. Bu sessizlik derin düşüncelere dalmış gibi görünebilirdi. Ama bu kez farklıydı – kırılgan, keskin, altında saklanamayan bir şeyin çırpındığı bir maske gibi.
“Yine işte kaldım,” dedi gözlerine bakmadan, sesi görünmez bir duvara takılmış gibi titredi.
“Neredeydin?” diye fısıldadı. Sesi ne kızgın ne de kuşkuluydu, içini kemiren o hisse sadece hafifçe dokunmuştu.
“İşteydim. Mehmet’le beraber. Projeyi konuştuk. Biliyorsun.”
Biliyordu. Ama başka bir şeyi daha biliyordu: Mehmet karısı ve çocuklarıyla Antalya’ya uçmuştu. Sosyal medyada fotoğraflarını görmüş, sesli mesajlarındaki kahkahasını duymuştu. Üstelemedi. Tartışmadı. Her şey kristal berraklığında anlaşılmıştı.
“Tabii,” diye yanıt verdi bardağı toplarken. Hareketi fazla sakin, neredeyse otomatikti – birden fazlasını görmüş biri gibi.
Sonra her zamanki gibi sırt sırta uyudular. O hemen uyudu, hatta horladı, sanki hiçbir şey değişmemişti. Ama o karanlığa bakarak yattı, göğsünde bir düğüm hissetti – kıskançlıktan ya da korkudan değil, ağır, yeni bir farkındalıktan. Yavaş ve yoğundu, düşmeden önce donan bir damla gibi. Bu ani bir keşif değildi, daha çok kaçınılmaz olana sessizce razı gelmekti. İçinden bir fısıltı: “İşte bu. Artık biliyorsun.”
Ertesi gün Konya’ya bilet aldı. Plansız, sebepsiz. Ali’ye ablasını ziyarete gideceğini söyledi. O da aceleyle onayladı, gizleyemediği bir rahatlama içinde. Yokluğu onu korkutmuyordu – ve bu, kararlılığını daha da pekiştirdi.
Konya onu soğuk bir rüzgarla ve ıslak asfalt kokusuyla karşıladı. Şehir uykulu görünüyordu, sanki uyanmak istemiyordu. Yaşlı, yorgun gözlü bir kadından bir oda kiraladı, sesi zamanla aşınmış gibiydi. Pencereden çıplak ağaçlar ve dökülen boyası üzerine “Yaşa, yürek attıkça” yazılmış bir duvar görünüyordu.
Üç gün sokaklarda dolaştı. Aramadı, yazmadı. Telefonu çantasında sessizde duruyordu, dokunmak istemediği bir eşya gibi. Küçük kafelerde vanilya ve yalnızlık kokan kahveler içti – sarmalayan, incitmeyen bir yalnızlık. İnsanlara baktı: koşuşturanlara, gülenlere, çantasını taşıyanlara, birini bekleyenlere. Her yüzde kendinden bir parça gördü – bir zamanların gözleri parlayan, yüreği açık, yarına inanan halini.
Dördüncü gün eski bir derisinden sıyrılmış gibi hafif uyandı. Bedeni ağırlıksızdı, sanki bir gecede değil, yıllarca dinlenmişti. Elinde kağıt bardakta kahvesiyle sokağa çıktı. Sabah sessizdi, vaatlerle dolu değildi ama hayat doluydu. Ve o an anladı: Geri dönmek zorunda değildi. Beklenen kişi olmak zorunda değildi. Sadece kendisi olabilirdi.
Daha uzağa gidebilirdi – Londra ya da Tokyo’ya değil, Ankara’ya, Bursa’ya, İzmir’e. İsmini kimsenin bilmediği, soru sormadığı şehirlere. Geçmiş silinene kadar yol alabilirdi. Geriye sadece kendisi kalana kadar – “karı”, “abla”, maskeler ve başkalarının beklentileri olmadan. Sadece bir insan. Bir kadın. Canlı. Hataları, korkuları, hayalleriyle.
İstasyonda Ankara’ya bilet aldı. Sonra Adana’ya. Daha sonrası – nasıl gelişirse. Trende alnını soğuk cama dayayarak uyudu. İstasyonlarda poğaça yedi, plastik bardaktan çay içti. Defterine düşünceler, anı parçaları yazdı. Nazım Hikmet okudu, Ahmet Hamdi’yi tekrar tekrar okudu, yüreğine dokunan dizeleri çizdi. Bazen ağladı. Bazen güldü. Bazen sadece camdan dışarı baktı, her istasyonda fazlalıklarından kurtulduğunu hissetti. Geriye kalan tek şey kendisiydi.
Kırk iki gün geçti.
Nisan başında İstanbul’a döndü. Toz ve unutulmuş geçmiş kokan bir eve – eski bir müze gibi. Her şey yerli yerindeydi ama solgun görünüyordu: perdeler, tabaklar, kitaplar. Ali mutfakta oturuyordu, sanki hiç kalkmamıştı. Aynı bakış. Aynı duraklamalar. Gözlerinde zamandan donmuş gölgeler.
“Neredeydin?” diye sordu, ardında hep yalanların saklandığı o güvensizlikle.
“Kendimi aradım,” diye yanıt verdi. “Ve sanırım buldum.”
Sustu. Elleri masanın üstünde gergin ve hareketsizdi. Ama artık cevap beklemiyordu. Hiçbir şey beklemiyordu.
O gece bavulunu topladı. Telaşsız, sakin. Sadece kıyafetlerini, kitaplarını ve eski bir fotoğraf albümünü aldı. Gerisi onun değildi. Ne tabaklar, ne perdeler, ne kırgınlıklar, ne suçluluk. Hepsi geçmişte kaldı.
Ondan kaçmamıştı. Kendine doğru yürümüştü. Tam anlamıyla nefes alabildiği yere. Sesinin titretmediği yere. Nihayet – kendisi olduğu yere.
Sonra yeni bir iş buldu – basit ama kendine ait. Net görevleri, emeğini takdir eden insanları, ihtiyaç duyulduğunu hissettiği bir yerdi. Eski bir avluya bakan küçük bir ev kiralamıştı; sabahları kuş sesleriyle uyanıyor, akşamları pencerelere vuran gün batımı sadece onun için yanıyor gibiydi.
Sesi artık daha güçlüydü, çünkü saklaması gerekmiArtık yalnızlığı bir sığınak değil, özgürlüğün kendisi olarak görüyordu.




