Sadece Hayat

Yalnızca Hayat

Otobüs, İstanbul’un kalabalık bir caddesinde durduğunda, yolcular tutundukları koltuklara daha sıkı sarıldı. Kimi küfretti, kimi buğulu camlara yapışıp durma sebebini görmeye çalıştı. Havada, telaş ve merak karışımı bir uğultu asılı kaldı. Muavin, şoförün yanına gidip kapıyı açtığında donakaldı; sanki soğuk ve rutubetli bir sabahın alışıldık düzenine uymayan bir şeyle karşılaşmıştı.

Camın önünde, soluk kırmızı bir mont giymiş bir kadın duruyordu. Bir elinde tasma, diğerinde eğri bir şemsiye vardı. Tasmaya bağlı köpek iriydi, karışık tüyleri ve yere eğik başıyla önlerine çökmüş, kayadan oyulmuş gibi hareketsiz duruyordu. Patileri asfalta kök salmış, kulakları yapışmış, gözleri toprağa dikilmişti. Ne öfke ne korku—sadece ağır, inatçı bir durgunluk, sanki kelimelerle anlatılamayacak bir yük taşıyordu.

“Gitmiyor,” dedi kadın, sesi şaşkınlıktan titriyordu. “Yürüyorduk, birden oturdu. Olduğu yerde kaldı. Çektim, çağırdım—dinlemiyor.”

Şoför kabinden çıktı, köpeğe baktı, sonra kadına, tekrar köpeğe. Sonra çömelip gözlerinin içine baktı:

“Ne oldu sana, kardeş? Yorgun musun? Yoksa hayat mı çöktü üstüne?”

Köpek yavaşça başını yukarı kaldırdı. Bakışlarındaki insani hüzün öyle yoğundu ki, yürekleri burktu izleyenlerin. Havlamıyordu, hırlamıyordu—sadece bakıyordu, sanki bütün bir hayatı anlatacak ama kelimeleri bulamayacak gibi. Bu sıradan bir yorgunluk değildi. Bu, boş bir evdeki yankı gibi derin bir acıydı. Şoför ayağa kalktı, bu sessiz cevabı kabul etmiş gibi.

Birkaç dakika sonra otobüs hareket etti. Kadın, mırıldandığı teşekkürlerle köpeği kenara çekti. O da ağır ağır, kararsız adımlarla yürüdü, sanki her patisi başka bir dünyaya aitmiş gibi—ama yine de ilerliyordu.

Tam o sırada, cam kenarında oturan Mehmet, kendi kendine fısıldadı: “Ben de öyleyim. Ben de durdum. İlerleyemiyorum.” Kelimeler sessizce dökülmüştü, uzun süredir içinde taşıdığı bir itiraf gibi.

Gitmesi gereken yerin çok uzağında olmasına rağmen bir sonraki durakta indi. Amacı olmadan, adeta alışkanlıktan yürüyordu; sanki nereye gittiğini unutmuştu. Rüzgâr yüzünü kamçılıyor, yakasından içeri doluyordu ama Mehmet farkında bile değildi. Karlı bir parkın içinden geçti, çıplak ağaçların ve rüzgârda gıcırdayan salıncakların yanından—tıpkı eski anılar gibi inleyen oyuncaklar.

Eve gitmek istemiyordu. Orada, kulaklarını çınlatan bir boşluk hüküm sürüyordu. Sadece insansız değil—dairesindeki hava ölüydü, seslerden ve hareketten yoksun. Sadece köşedeki buzdolabının vızıltısı, hayatın devam ettiğini hatırlatıyordu; Mehmet ise neredeyse yokmuş gibiydi.

Kırk üç yaşındaydı. Mühendisti. Sadık, göze batmayan bir çark dişlisiydi. Bağırıp çağırmayan, sadece yapması gerekeni yapan biri. Ne kahraman ne de kurban—sadece bir insan. On yedi yıllık evlilik, iki çocuk, ev kredisi, kayınvalidesinin köyünde tatiller. Sonra—bir çatlak. Her şey dağıldı. Karısı gitti. “Boğuluyorum,” demişti. “Bir hayalet gibisin—hep yanımdasın ama cansız,” demişti. Kavga etmeden, öyle bir kararlılıkla ayrılmıştı ki soru işareti bile bırakmamıştı.

İtiraz etmedi. Yalvarmadı. Sadece arabasına atlayıp şehrin dışındaki bir ormana gitti. Sabaha kadar oturup rüzgârın uluyuşunu ve dalların çatırtısını dinledi. Geri döndü. Daha çok sustu. Alışkanlıktan yaşıyordu: iş, faturalar, hafta sonları çocuklar, doğum günleri, sinema biletleri. Herkes gibiydi. Ama içi—terkedilmiş bir ev gibi—boştu.

Gün geçtikçe göğsünde bir şey sıkışıyordu. Çelik bir çember gibi, her gün biraz daha sıkı. Önce zar zor hissettikçe, sonra can acıtacak kadar. Bazen nefes almakta güçlük çektiğini fark ediyordu; sanki hava ağırlaşmış, yabancılaşmıştı.

Ve şimdi—tıpkı o köpek gibi—durmuştu. Devam edemiyordu. Acıdan değil, korkudan değil, anlamsızlıktan. Aynı yol, aynı yüzler, aynı sessiz akşamlar. Değişim değil, bir ara istiyordu—bir anlığına da olsa kendisi olmaktan vazgeçmek için.

Parktaki bir banka oturdu. Toprak, çam iğneleri ve uzak, neredeyse unutulmuş bir şey kokuyordu—belki çocukluk, belki kış. Yanından geçen genç, hoparlöründen kırık bir kalbin şarkısını çalıyordu—gırtlak sesi, ama yine de tanıdık. Sonra yaşlı bir çift geçti: Kadın, erkeğin koluna girmişti; adımlarındaki sıcaklık öyle yoğundu ki Mehmet bakamadı.

Onları izlerken düşündü: “Herkesin bir şeyi, birileri var. Benimse—yok. Ve acımıyor bile—sanki hiç olmamış gibi.” Düşünceleri sakin aktı, acısız—kabul edilmiş bir hüküm gibi.

“Affedersiniz,” diye bir ses duydu. “Telefonunuz var mı? Benimkinin şarjı bitti, ablamı aramam lazım.”

Önünde on bir yaşlarında bir kız duruyordu. Lekeli ceket, yanaklarında çiller, elinde eski bir sırt çantası.

“Tabii,” dedi Mehmet, telefonunu”Bir an, o küçük kızın arkasından bakarken, yıllardır unuttuğu bir şeyi hatırladı—hayatın en basit anların içinde bile bir ışık saklı olduğunu.”

Rate article
Lifequest
Sadece Hayat