Sessizlik Dersleri
Serkan sınıfa girdiğinde saat sekizdi ve hava nemli okul havası, bayatlamış simit kokusu ve eski tebeşir tozuyla doluydu. Ağır bir atmosfer, tıpkı sis gibi, her yeri kaplamıştı. Tahta zeminden gelen gıcırtılar, bu erken saate homurdanıyor gibiydi. Kapıyı kapattı ve bir an pencerede duran gözlerini dinlendirdi. Camın ardında ince bir yağmur çiseliyor, kenarda biriken damlalar sanki birisi gri suluboyayı özensizce dağıtmış gibi görünüyordu. Ekim ayı dışarıda soğuk ve rutubetliydi, bu da göğsüne hüzün olarak çökmüştü. Soğuk sadece dışarıda değildi – içeri de sızıyor, odanın köşelerine, bakışlar arasındaki boşluklara yerleşiyordu.
Öğrenciler sessizdi. Fazlasıyla sessiz. Sadece uslu durmuyorlardı, adeta donmuş, tetikte duruyorlardı, sanki bir felaketi seziyorlar ya da çoktan biliyorlardı.
Serkan tahtaya doğru ilerledi, yıpranmış dosyasını masaya bıraktı, pardösüsünün omuzlarından düşen tozu silkelerken oturmadı. Sanki alıştığı sınıfa değil, az önce geri dönülemez bir şeyin yaşandığı bir odaya girmişti – ve herkes bunu adlandırmaktan korkuyordu. Arkasını dönmeden sordu:
— Pekâlâ. Kitaplar neden hâlâ kapalı, açıklayacak biri var mı?
Sessizlik. Normalde kıpırdanıp komşusunu dürten ya da defter arkasından fısıldaşanlar bile kımıldamıyordu, önceden susmaları emredilmiş gibi. Sınıftaki gerginlik, en ufak dokunuşta kopacak bir tel gibi gerilmişti. Serkan arkasını döndü. Tüm bakışlar ona değil, pencerenin yanındaki son sırada oturan Elif Demir’e çevrilmişti.
O ağlamıyordu. Sadece yağmurun camda ağır ağır süzülüşünü izliyordu, bulanık çizgiler bırakarak. Yüzü bir mumdan yontulmuş gibi donuktu. Sırasının üstünde, boş bir sayfası açık duran defteri vardı, sanki bir şey yazacaktı ama eli vazgeçmişti. Yanında, kapağı olmayan bir kalem duruyordu, o kalem ki sınavlarda sinirle tık tık ses çıkarırdı. Başka bir şey yoktu. Ne kitap, ne kalem kutusu. Sadece yerde aceleyle açılmış çantası, içinden bir kâğıt parçasının ucu fırlamış, bitmemiş bir cümle gibi geçmişe takılıp kalmıştı.
Serkan bekledi. Sonra yavaşça ona yaklaştı. Geçişte omzundan şunu söyledi:
— Diğerleri – fiziği açın. Üçüncü soru, dikkatli okuyun.
Elif’in yanına oturdu. O kıpırdamadı bile. Sanki Serkan bir hayaletiymiş, görünmezmiş gibiydi.
— Ne oldu?
— Hiçbir şey, diye fısıldadı. Sesi ince bir cam gibi kırılgandı, en ufak bir baskıyla çatlayabilirdi. Her kelime, sanki sonuncusu olacakmış gibi çıkıyordu ağzından.
Israr etmedi. Sadece yanında kaldı. Sessizce. Sonra eğildi, çantadan defterini çıkardı ve önüne koydu. Sormadan, gözlerine bakmadan. Elif direnmedi. Sadece elleri dizlerinin üstünde, bir heykel kadar hareketsiz duruyordu.
— Demir, dedi alçak sesle, eğer ciddi bir şey varsa, söyleyebilirsin. Kendine saklama. O yok olmuyor. Bir yerde birikiyor, yük oluyor.
Kaşlarını çattı. Dudakları hafifçe titredi. Ona doğru döndü – zar zor, neredeyse belli belirsiz.
— Siz ne diyeceksiniz? Herkes gibi mi? “Güçlüsün, dayan” mı? Yoksa evde ne olduğunu, annemin neden yataktan çıkmadığını mı soracaksınız? Sonra da ekleyecek misiniz: “Çocukluk en güzel zaman, kıymet bil”? Komik, değil mi? Kıymet bilmek. Yatağa girip bitişik odadan gelen ağlama sesini duymamaya çalışmak. Ya da komşunun bağırıp tabakları fırlatışını. Ya da buzdolabının boş raflarında yankılanan uğultuyu duymak. Sizce bu, en güzel zaman mı?
Sesi sakindi ama tükenmişti. Sanki bu sözleri binlerce kez tekrarlamıştı – zihninde, rüyalarında, yalnızlığında.
Serkan sustu. Elif’in defterine baktı, kenarlarına çizilmiş ışıksız evler vardı. Bir tanesinin üstü çizilmişti, yıkılmış gibi.
Yavaşça konuştu:
— Bazen susmak bir çıkış yoludur. Ama kurtuluş değil.
Elif gözlerini kaldırdı. Gözlerinde yaş yoktu. Sadece inat ve yorgunluk vardı – bir gece uykusuzluğundan değil, çocuk kalbine fazla ağır gelen bir hayatın yorgunluğu.
— Eve gelip her şey yolundaymış gibi davranmanın ne olduğunu biliyor musunuz? Babam gittiğinde annem kendini kapattı, sen de eldekilerle bulgur kaynatıyorsun çünkü ekmeğe paran bile yok. Sonra okulda gülümsüyorsun çünkü öyle olmalı, başka kimse yok. Ve ardından duvarın ötesindeki çığlıkları dinlerken ambulansı bekliyorsun çünkü biliyorsun: er ya da geç gelecek. Bunu biliyor musunuz?
Alçak konuşuyordu ama sesi gerilmiş bir tel gibi titriyordu – öfkeden değil, taşıyamayacağı kadar uzun süre yüklendiği şeylerin ağırlığından.
Serkan ona baktı ve sustu. Elif cevap beklemiyordu.
— On üç yaşındayım. Ve şimdiden biliyorum ki kimse yardıma gelmeyecek. Herkes doğru sözler söylüyor, başını sallıyor, söz veriyor. Sonra kayboluyorlar. Ben sizin de kaybolmanızı istemiyorum. Acıma da yok. Acımak, yukarıdan bakmaktır. Ben aşağıda değilim.
Başını salladı. Sonra ayağa kalktı.
— Yukarıdan bakmıyorum.Kapıdan içeri sızan güneş ışığı, Elif’in defterindeki boş sayfaya düşerken, Serkan tahtaya döndü ve yağmurun sesine kulak verdi, çünkü bazen sessizlik en büyük dersti.




