Kalbin İçindeki Ses

Yıllar sonra, köhne bir Anadolu kasabasına döndüğümde kimseye haber vermedim. Ne anneme, ne ablam Halime’ye, ne de eskiden merdiven boşluğunda sakladığımız sigaraları paylaştığım çocukluk arkadaşım Serhat’a… Tren istasyonunda inerken yüzüme çarpan rüzgar, kömür tozu ve yağmurlu asfalt kokusunu içime çektiğimde bir şey hissettim: Artık zamanıydı. Göğsümde bir sıkıntı, içimde bir fısıltı: “Buradayım.”

Eve gitmedim. Kasabanın kenarındaki terk edilmiş okula yöneldim. Pencereleri boş, duvarları çatlak, hatıralarla dolu bir yerdi burası. Sağ kanadı hâlâ ayaktaydı; dökülen sıvaları, kırık camları ve çocukken sırlarımızı sakladığımız o çatlaklarla. Bu duvarlar zil seslerini, koşuşan ayakları, ilk itirafları ve dilimizi tutan korkuları hatırlıyordu. Eski konferans salonunda ise elle tutulmayan ama kemiklerime işlemiş bir gölge vardı.

On altı yıl önce, puslu bir kasım günü, konuşmayı bırakmıştım. Önce cevaplarım kısaldı, sesim kısıldı. Sonra “merhaba”lar, “hoşça kal”lar yok oldu. En sonunda bir akşam eve geldiğimde tek kelime etmedim. Annem akşam yemeğine çağırdı, babam notlarım hakkında söylendi, ben ise yere bakıp sustum. “Ergenlik stresi” dediler. Doktorlar “psikosomatik” diye teşhis koydu. Psikologlar “zaman tanıyın” dedi. Zaman geçti, ama kelimeler geri gelmedi. Ta ki ilk dövmemi yaptırana kadar. Canım yanmıştı, ama beni konuşturan tek şey oydu.

Yirmimde evden ayrıldım. Kuryelik yaptım, kazan temizledim, nemli bodrumlarda ucuz odalarda kaldım. Şehirler, yarım bıraktığım bir kitabın sayfaları gibi değişti—yabancı sokaklar, soğuk rüzgarlar, yırtık ayakkabılar ve kulaklarımdan geçip giden sesler. Sonra bir gün, loş bir dövme salonunda aynaya baktım. Yorulmuş ama hâlâ diri bir yüz vardı karşımda. Dövmeciye kaburgalarımın altına “Unutmadım” yazmasını söyledim. Beş yılın ardından çıkan ilk kelimelerdi bunlar—kesik kesik, ölü gibi, ama benimdi.

Sekiz dövme daha yaptırdım. Her biri bir sessizlik, bir yara, söylenmemiş bir hakikat için. Ağzımı açmaya cesaret edemediğim korku için. Arayamadığım bir telefon için. Dudaklarımdan dökülmeyen bir isim için. İnsanlar neden bu kadar az konuştuğumu sorduğunda, “Önemli olan her şey tenimin altında” diyordum. Hafifçe gözlerimi kaçırıp gülümsüyordum, çünkü biliyordum: kelimeler asla her şeyi anlatamazdı.

Şimdi her şeyin başladığı yere yürüyordum. Eski soyunma odasında rutubet ve pas kokusu vardı. Dolaplar terk edilmişlikten şikayet eder gibi gıcırdıyordu. Yerde cam kırıkları, havada ise yaş beton ve eskinin kırgınlıkları… Koridorda ilerledim ve bir kapı önünde durdum. 11-A. Son sınıf. İşte tam da burada, o gün, edebiyat öğretmeni gözlüğünün üzerinden bakarak, “Sen ne diye hep susuyorsun Levent? Söyleyecek bir şeyin mi yok?” demişti. Arkalardan birisi de eklemişti: “Onun gibilerin zaten söyleyecek bir şeyi olmaz.”

O çocuğun yüzü hafızamdan silinmişti, soluk bir fotoğraf gibi. Ama sesi—tiz, alaycı—zihnime bir çivi gibi çakılmıştı. Yıllardır kulaklarımda çınlıyor, boğazımı sıkıyor, konuşmamı engelliyordu. Ne diye konuşayım ki? Söylediğim her kelime bana karşı kullanılacaksa? Bu ses fısıldıyor, çağırıyor, boğuyordu. Ben de susuyordum.

Şimdi sınıf bomboştu. Sessizlik gerilmiş bir tel gibi çınlıyordu. Toz, dökülen sıvalar, tebeşir kırıntılarıyla dolu tahta… Yaklaştım, bir tebeşir aldım. Düz bir çizgi çizdim—sessizce. Sadece tahtada sürtünürken çıkardığı sesi duymak için. Sonra parmağımla tozlu yüzeye “Buradayım” yazdım. Tüm kelimelerden daha önemliydi bu—bir işaret, nihayet dışarı çıkan bir itiraf.

Dışarı çıktığımda, sessizlik değişmişti. Artık üstüme çökmüyordu. Sanki bina kulak kabartıyor, duvar çatlaklarından nefes alıyordu. Hava soğuktu ama artık düşman değildi; geri dönüşümü kabul eder gibiydi. Cebimden eski bir fotoğraf çıkardım. Yedisindeydim, ablam, babam ve annemle birlikte. Hepimiz gülüyorduk. Elimde bir kağıt uçak vardı. Evimizin arkasındaki tarlalara fırlatırdık onu. O zamanlar her şey basitti, masumdu—ta ki kelimeler bir tuzağa dönüşene kadar.

İntikam için gelmemiştim. Cevap aramak için de değil. Bulunamayacak bir hakikat peşinde koşmuyordum. Ama o sesi susturmak için gelmiştim. Kendi sesimi duymak için. Şimdi daha gür çıkıyordu. Bağırmıyordu, ama vardı. Ve bu yeterliydi.

Akşam annemin evine girdim. “Aman Allah’ım!” dedi, yaşlanmış, bükülmüş, kırışıklıklarla dolu yüzünde hâlâ ışık olan gözleriyle. Adımlarımı ona doğru attım. Sarıldım. Omuzlarının ne kadar ince, ellerinin ise hiç değişmemiş olduğunu hissettim.

“Anne,” dedim usulca.

Donakaldı. Parmakları sırtımda titredi. Nefesini verişini duydum—uzun, titrek, sanki on altı yıldır içinde tuttuğu havayı bırakıyordu.

Bu bir kelimeydi. İlki. Ama ardında binlercesi vardı, sırasını bekleyen. Artık tenimin altına saklanmıyor, mürekkeple kaybolmuyorlardı. Dışarı çıkArtık susmak yoktu, çünkü nihayet kendi sesimin yerini bulduğunu biliyordum.

Rate article
Lifequest
Kalbin İçindeki Ses