Ellerin Hayatı Hatırladığı Anlar

Odada alışılmadık bir sessizlik hüküm sürüyordu. Kıdemli ebe, Ayşe Hanım, gözleri yaşlı, boş fincanına bakakalmıştı. Çeşitli renklerdeki kahve fincanları, üzerlerindeki soğuk kahvelerle dağınık bir şekilde duruyordu, sanki koşuşturma içinde unutulmuşlardı.

Ama asıl korkunç olan masaydı. O her zamanki tertemiz, düzenli masaydı bu. Dosyalar, kalemler, ataşlar, hepsi düzgün bir şekilde sıralanırdı. Masasıyla ünlü olan, efsanevi bir isimdi Ahmet Hoca. Ama bugün tanınmaz haldeydi. Masa öylesine dağınıktı ki: buruşuk kağıtlar, yazılmış doğum raporları, yırtılmış maskeler, ilaç kutuları, plastik bardaklar, bantlar, gazlı bezler…

Ahmet Hoca başını önüne eğmiş, boşluğa dalıp gitmişti. Elleri titriyordu—o elleri, yıllardır ameliyathanede mucizeler yaratan eller. Geniş, ağır, kısa parmaklı, belki güzel değillerdi ama büyülüydüler. İşte bu ellerle anneleri kurtarmış, umut tükendi sanılan anlarda bebekleri hayata döndürmüştü. Hiç—hiçbir zaman o ellerin titrediğini görmemiştim.

“Şikayet geldi…” diye fısıldadı Ayşe Hanım, dudaklarını kulağıma dayayarak. “Yükseklerden biri, sanırım. Patronlar bağırmış: ‘Emekli ol artık, daha ne kadar dayanacaksın?'” Sesini zor tuttu. “‘Bitti’ dediler. ‘Emekliye ayrıl.'”

…Yirmi yıldan fazla zaman önce.

O zamanlar yeni asistan doktordum. Sınıf arkadaşım Murat’la ilk nöbetimizdeydik. Beşinci doğum, bebek yan duruşta, zaman daralıyordu. Başı yandan hissediyordum, ama zorlukla ulaşabiliyordum. Murat karını sabitlemeye çalışıyordu. İkimiz de terden sırılsıklam, ellerimiz kayıyor, kalplerimiz ağzımızdaydı…

Sonra o girdi—Ahmet Hoca. Telaşsız, sakin. Eldivenlerini taktı. Bir hareketle, sanki bir şef notayı yakalarmışçasına, bebeğin ayaklarını buldu ve bir ıkınmayla çıkardı. İkincisinde, kucağında yeni doğmuş bir kız çocuğu tutuyordu. Hemen ağlamaya başladı. Canlıydı.

“Bu bir yırtılma olabilirdi,” diye fısıldadı. “Onun sorumlusu ben olurdum. Ebelik kahramanlık değildir. Bilgi işidir. Okuyun gençler, okuyun.”

Ve biz okuduk. O zamanlar internet yoktu. Ama Ahmet Hoca’nın masası vardı. Altında öyle kitaplar dururdu ki ne kütüphanede bulunurdu ne de satılırdı.

…On beş yıl önce.

Gece. Erken doğum, şiddetli kanama. Bebek kurtarılamadı… Kadın ölümle burun burunaydı, ben ise panik içindeydim. Sigara molasında, titreyen ellerimle bir sigara yakmaya çalışıyordum. Ahmet Hoca yaklaştı, sessizce sigarayı aldı, soğuk kahvemi lavaboya döktü ve kendi termosunu uzattı.

“Bu bitki çayı. Kafkas balıyla tatlandırdım. Bana her yıl bir kadın gönderir. Yavaş yavaş iç. Sonra biraz uyu. Alış buna. Böyledir burası. Her vakada yüreğini parçalarsan, bir sonraki nöbete çıkamazsın.”

Uyudum. Üstüme bir battaniye örttü, ışığı kapattı ve sessizce kapıyı kapattı.

…On yıl önce.

Artık nöbetçi başhekimdim. Ahmet Hoca raporlarıyla uğraşıyor, geç saatlere kadar çalışıyordu, vedalaşmaya gelmişti. Doğum salonunda ıkınmalar vardı, ama ilerleme yavaştı, bebeğin başı yüksekte duruyordu. Sonra aniden kalp atışları düştü. Bebek ölüyordu. Ameliyathaneye yetişemezdik. Tek seçenek: yüksek forseps.

Anestezi verdim, ama kaşık yerine oturmuyordu. Aklım bomboştu. Nabzım şakaklarımda atıyor, ellerim buz kesmişti. Sonra arkamda yumuşak bir ses duydum:

“Olur böyle. Bir dakika kenara çekil…”

Nasıl steril giyinmişti bu kadar çabuk? Beni nazikçe kenara çekti, ellerini yerleştirdi. İşte—kaşık kilitlendi. Devam ettim. O ise sadece yanımda durdu. Destek oldu. Sonra dedi ki:

“Ben gidiyorum. Yine geç kaldım. Yarın görüşürüz.”

…Üç yıl önce.

“Bu gülü görüyor musun?” diye sordu, gözlüklerini düzeltirken. “Ölmek üzereydi, şimdi bir metre boyunda. Ve şu renk! Açık sarı, kenarları turuncu. Hayatın nasıl canlanabileceğini gördün mü?”

Onun yazlığındaydık. Artık cenneti olan yerde. Kiraz ağacının üçüncü yıldır meyve verdiği yerde. İncecik hamurla kendi elleriyle vişneli börek yaptığı yerde.

“Gitmen kötü oldu. Torunları alıyorum iki aylığına. Ama sen…” Bana baktı, gözlerinde ne acı vardı ne de kırgınlık. “Tabii ki özlüyorum. Ama artık uyuyorum. Anlıyor musun? Normal bir insan gibi uyuyorum. İlk aylar korkudan uyanıyordum—çağrı mı diye. Sonra uyuyamadım çünkü nasıl yapacağımı bilmiyordum. Ama şimdi… şimdi yaşıyorum. Nefes alıyorum. Ve belki de ilk kez, sadece bir insan olmanın ne demek olduğunu anlıyorum. Doktor değil. Sadece bir dede. Gülleri olan. Torunları olan. Bir evi olan.”

Susup ayağa kalktı. Gülün yanından geçerken, sararmış bir yaprağı fark ettirmeden aldı. Bir hareketle, iki parmağıyla. Gül kıpırdamadı bile. Güneş yapraklarına dokunurken anladım ki, elleri hâlâ kurtarmayı biliyordu. Ama şimdi sessizliği, bahçeyi, hayatı kurtarıyordu.

Bugün öğrendim ki, bazen bırakmak en büyük fedakârlıktır. O eller, şimdi farklı bir mucizeye dokunuyor.

Rate article
Lifequest
Ellerin Hayatı Hatırladığı Anlar