Kalay Işığı

Kurşuni Işık

Ahmet, tepelerle çevrili Anadolu’nun sessiz bir kasabasına döndüğünde, kimse nedenini bilmiyordu. O bile anlatamazdı. Sabah puslu ve ince bir yağmurla başlamıştı, damlalar asfalta düşer düşmez kayboluyordu. Kalktı, acı bir çay demledi, yıpranmış çantasını toplarken içine nem ve tuz kokan eski deri ceketini, bir zamanlar Ayşe’nin hediye ettiği Zippo çakmağını ve tek yönlü bir bilet koydu. Bileti rastgele almıştı, sanki görünmez bir el parmaklarını klavyede gezdiriyordu.

Kasaba onu ıslak toprak, paslı demir ve yıpranmış beton evlerin soluk gölgeleriyle karşıladı. Her şey neredeyse on beş yıl önceki gibiydi — sadece duvarlardaki boyalar biraz daha solmuş, demir korkuluklardaki pas derinleşmiş, dükkanların neon tabelaları ise soluk soluk yanıp sönüyordu, nefesi tükenmiş gibi. Asıl değişen ise oydu. Yoksa aslında kim olduğuna mı yaklaşmıştı? Buna inanması zordu.

Adı Ahmet’ti. Bir zamanlar buradan öfkeyle ayrılmış, kapıyı öyle bir çarpmıştı ki camlar sarsılmıştı. Çantasına birkaç eşya atıp aile albümünden tek bir fotoğrafı koparmıştı — annesi onu omuzlarından tutmuş, o ise sert bakışlı bir delikanlı olarak başka yere bakıyordu, sanki geleceği hissetmişti. O zamanlar bu kasabadan kaçarken yalnızca bir yerden ayrıldığını sanmıştı — eski derisini sıyırıyor, kafesten kurtulup özgürlüğe, yeni bir hayata kavuştuğunu düşünmüştü.

Şimdiyse özgürlük hissetmiyordu.

İstasyonda onu karşılayan olmadı. Beklemiyordu zaten. Tren durdu, kapılar yorgun bir gıcırtıyla açıldı, etraftaki insanlar koşturuyordu — ailelerine, taksilere, işlerine. Ahmet peronda kaldı, çantasının sapını sımsıkı tutmuş, “Biletler” yazılı tabelanın altındaki aşınmış banka bakıyordu. Her şey öylesine tanıdıktı ki, şakaklarında bir ağrı hissetti.

Annesi felç geçirmişti. Evde yatıyordu, neredeyse hiç kıpırdamıyor, sadece gözleriyle tavandaki çatlakları takip ediyordu. Birkaç kez arayıp babasına ulaşmıştı. Kısa konuşmuştu, fazla lafa girmeden. Babasının yeni bir ailesi, küçük çocukları vardı — Ahmet’in adını bile duymamış olabilirlerdi.

Kız kardeşi İstanbul’da kaybolmuştu, geriye sadece Boğaz manzaralı bir kart bırakmıştı: “Her şey yolunda.” İmza yoktu. Ahmet onu aramış — aramış, yazmış, ama cevap yoktu. Sonra vazgeçti. Yorulmuştu.

Hala Zeynep’ten bir oda kiralamıştı — ona lahmacun yapan, düşüp dizleri kanadığında tentürdiyot süren, kocasının ömrünü bir kereste fabrikasında geçirip kalp krizinden öldüğünü anlatan kadın. Evi değişmemişti: soluk duvarlar, divanın üstünde eski bir battaniye, televizyonun üstünde el yapımı bir örtü. Hala Zeynep, kamburu çıkmış, bitki ve ucuz sabun kokan kadın, ona bakıp başını salladı.

“Ne oldu Ahmet, bizim bu kuytu yere mi döndün? Oralarda tutunamadın mı?” diye sordu, çatlak bir fincana çay doldururken.

Omuz silkti. “Gerekliydi. Sadece… öyle oldu.”

Dördüncü gün terk edilmiş barakalara gitti.

On altı yaşındayken, orada Murat’la birlikte dedesinden kalma eski bir Murat’ın arabasını tamir ederlerdi. Onu bir off-road aracına çevirip güneye, denize doğru kaçmayı hayal etmişlerdi. Denize ulaşamadılar. O yıl Murat’ı içeri attılar — kavga, kırık bir şişe, ölüm. Kasabadakiler “yazık oldu delikanlıya” diye fısıldaştı ama Ahmet biliyordu: asıl şanslı olan içeri girmeyen kendisiydi. Olay anında oradaydı, ama sadece kaçmıştı. Arkasını dönüp gitmişti.

Sonrası — okul, iş, ülkenin bir ucundan diğerine savrulan ömür, giyilmesi gerektiği için giyilmiş başkasının kıyafetleri gibi. Soluk, renksiz bir hayat, sonuna kadar izlenen eski bir film gibi — sırf kapatmak için zaman geç olduğundan. Ve şimdi yine buradaydı, barakalarda, paslı demirler ve motor yağı kokusu arasında, çürümesi gereken köklerine geri dönmüş gibi.

Murat’ı yakın zamanda serbest bırakmışlardı. Kasabanın ucundaki döküntü bir tamirhanede eski Renault’ları tamir ediyordu — en az kendisi kadar yıpranmış arabalar. Akşamları bulutlu camdan dışarı bakarak içki içiyor, karanlıkta geçmişin gölgelerini arıyor gibiydi. Ahmet ne diyeceğini bilemedi, ama yine de gitti. Gitmeliydi.

Tamirhane onu metal sesleri, paslı kapıların gıcırtısı ve duvarlara sinmiş benzin kokusuyla karşıladı. Murat, eski bir arabanın tekerleği başında çömelmiş, anahtarı sıkarken cıvatalara odaklanmıştı. Başını hemen kaldırmadı. Kaldırdığında bakışı uzun, ağırdı — sanki Ahmet’te o eski çocuğu bulmaya çalışıyordu.

“Ne ara çıktın ortaya? Aydan mı düştün?”

“Neredeyse. İstanbul’dan.”

“Eee, nasıl orası? Senin İstanbul’un.”

“Gürültülü. Soğuk. Boş.”

Murat homurdandı, ayağa kalktı. Daha iri, daha kısaydı, boynunda bir dövme, kaşının üstünde bir yara izi vardı — hayat onu işaretlemiş, kaybetmek istememiş gibi.

“O zaman kaçmıştın.”

“Kaçtım. Tartışmıyorum.”

Sessizlik duman gibi çöktü. Sonra Murat içini çekti:

“Tamam. Hadi, bir şeyler içelimMurat’ın gözlerinde aynı eski hüzün vardı, ama bu kez Ahmet için değil, kaybettikleri her şey içindi.

Rate article
Lifequest
Kalay Işığı