Bir kış akşamı, Konya’da küçük bir kasabada yaşanan bir olay hayatımı değiştirdi. Kocam gece vardiyasına gitmişti, evde iki yaşındaki oğlumuz Emir’le baş başa kalmıştım. Emir bir türlü uyumak istemiyor, oynamak için yalvarıyordu. Ben de yorgun düşmüştüm, biraz oynasın diye izin verdim ve mutfağa çay demlemeye gittim.
Daha fincanı elime alamadan, çocuk odasından korkunç bir çığlık duydum. Hemen koştum. Emir odanın ortasında duruyor, minik bedeni öksürük ve ağlama krizleriyle sarsılıyordu.
“Ne oldu yavrum? Neresi ağrıyor?” dizlerimin üstüne çöküp onu kucakladım. Cevap vermiyor, sadece daha çok ağlıyor, öksürüğü giderek şiddetleniyordu. Birden aklıma geldi: Acaba bir şey mi yuttu? Ağzını açmaya çalıştım ama çenesi kilitlenmişti, yaklaşmama bile izin vermiyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Daha yirmi yaşında, çocuk denecek yaştaydım. Ellerim titriyor, kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Ona seslendim, yalvardım, hatta bağırdım… Hiçbiri işe yaramadı. Emir boğuluyordu, soluk alamıyor, açık ağzıyla havayı yakalamaya çalışıyordu…
Telefona koştum. 112’yi aradım. Bir şey yok. Ne ton, ne ses… Sadece öbür tarafta derin bir sessizlik. Tekrar tekrar aradım, ama hiçbir cevap yoktu. Cep telefonumuz da yoktu, kocamın maaşı ve çocuk parasıyla zar zor geçiniyorduk. Dizlerimin üstüne çöktüm, oğlumu göğsüme bastırdım ve daha önce hiç ağlamadığım gibi ağladım. İçimde gökyüzü yarılıyor gibiydi. Tek bir düşünce zihnimde çarpışıyordu: “Allah’ım, lütfen yardım et…”
Ateist değildim, ama dindar da sayılmazdım. Hayatımda bir kez, büyükannemle birlikte camiye gitmiştim. Dua bile bilmiyordum. Ama o an, Allah’la konuştum, saf bir yürekle… Oğlumu kurtaracak birini göndermesi için yalvardım.
Ve tam o sırada… kapı çaldı.
Yakılmış gibi fırladım. İçimde bir umut, belki kocam dönmüştür diye düşündüm. Ama kapıda otuz beş yaşlarında hiç tanımadığım bir adam duruyordu. Bir şey söylemek istedi ama gözyaşlarımı görünce dondu kaldı.
“Ne oldu?” diye sordu, endişeyle yüzüme baktı.
Bir rüyadaymışım gibi, ona olanları anlatmaya başladım. İçeri davet etmedim, utanmadım. O sessizce dinledi, sonra beni hafifçe kenara itip hızla Emir’in yanına gitti. Donup kalmıştım, hareket edemiyordum. O ise çömelmiş, Emir’le yumuşak bir sesle konuşuyordu… Ve bir mucize oldu. Oğlum sakinleşti, nefesi düzeldi, öksürüğü kesildi. Sonra adam bana döndü, avucunu açtı ve küçük siyah bir parça gösterdi:
“Boncuk.”
Hemen anladım. Bir hafta önce, aceleyle giderken en sevdiğim kolyemin ipi kopmuştu. Neredeyse hepsini toplamıştım… Neredeyse. Bir tanesini Emir bulmuştu meğer.
Adamın adı Yunus’tu. Bir ambulans doktoruymuş, çocuk doktoru. O akşam eve dönüyormuş, arabası bizim apartmanın önünde aniden stop etmiş. Telefonu olmadığı için en yakın evden bir telefon aramaya karar vermiş. O zamanlar apartman kapıları kilitlenmezdi, bizim ev de merdivenin hemen yanındaydı.
O gece hiçbir yeri arayamamıştı çünkü sonradan öğrendik ki, bölgedeki sabit telefonlar bir arıza nedeniyle kesintiye uğramış. Ama Yunus, ikram ettiğim çayı içtikten sonra arabasına bindiğinde, araba hiçbir sorun çıkarmadan çalıştı. Bir dokunuşta.
O günden sonra bunun bir tesadüf olmadığını biliyorum. Bu bir cevaptı. Yukarıdan gönderilmiş bir yardımdı. Şimdi camiye gidiyor, Yunus için dualar ediyorum ve her Emir’e baktığımda, o gece Allah’ın evimize gökten inerek değil, sadece kapıyı çalarak girdiğini hatırlıyorum.
Hayat bize bazen en umutsuz anlarda, en beklenmedik şekilde yardım eli uzatır. Yeter ki inanmayı ve umut etmeyi bırakmayalım.




