“Bağışlama Sonbaharı”
— Leyla Hanım, neden böyle yapıyorsunuz? Bırakın Doktor Yılmaz onu ameliyat etsin! — Hemşire Ayşe’nin sesi endişeyle titriyordu. Cerrahi bölüm başhekiminin, kliniğin en iyilerinden olan Leyla’nın peşinden koşuyor, ona yetişmeye çalışıyordu.
— Ayşe, ameliyathaneyi hazırlasınlar. Kan transfüzyonu gerekli. Bir de hemen Evren’i bul, ameliyatta bana lazım — dedi Leyla, adımlarını yavaşlatmadan.
Kabul odasındaki sedyede otuzlu yaşlarında, siyahlara bürünmüş, bir ayağı çizmesiz bayan yatıyordu. Bilinci kapalıydı.
— Yaya geçidinde çarptılar. Sürücü sarhoş — dedi acil teknisyeni hızla. — Tansiyonu düşüyor, iç kanama şüphesi var.
— Hemen ameliyathaneye! — diye emretti Leyla ve iki hemşire sedyeyi kaldırıp götürdü.
— Leyla! Leyla! — Arkasından tanıdık bir ses yükseldi. Serkan. Eski kocası. Onu bırakıp bu kadınla yaşayan adam.
— Bu doğru mu? — Omuzlarına yapıştı. — Ebru’ya çarptılar mı?
— Serkan, elimizden geleni yapıyoruz. Şimdi izin ver, çalışmam lazım.
— Sen mi? Sen mi onu ameliyat edeceksin? Hayır! Buna izin vermem! Onu öldürmek mi istiyorsun? — Sesindeki öfkeden çok korku vardı. Leyla, hemşireye işaret edip ona sakinleştirici yapmasını söyledi.
Ameliyathaneye girdiğinde konuşmalar anında kesildi. Bakışları hissetti. Yargılanmayı hissetti. Ama asla tereddüt etmedi.
— Evet, bu o kadın. Evet, ben ameliyat edeceğim. Çünkü ben bir cerrahım. Bu şehrin en iyilerindenim. Eğer biri bunu yapamayacağımı düşünüyorsa, şimdi söylesin. Yoksa çalışıyoruz. Onun hayatını kurtarıyoruz. Anlaşıldı mı?
Ameliyat üç saat sürdü. İki kez hastanın değerleri kritik seviyenin altına düştü. Ama Leyla mücadele etti. Sonunda başardı. Ebru hayatta kaldı.
“Birkaç gün yoğun bakım, sonra sapasağlam olacak” diye yazdı kapının önünde bekleyen Serkan’a.
— Leylacığım… Affet beni. Aptalım. Sana minnettarım, ömrüm boyunca minnettar kalacağım! — Ellerine sarılıyor, ağlıyor, diz çöküyordu.
— Serkan… Yeter. Hepsi geçmişte kaldı. Git eve. Onu şimdi göremezsin zaten. Bir değişiklik olursa haber veririm.
Leyla, ucuz bir kahve yapıp doktor odasındaki eski koltuğa oturdu ve gün boyunca ilk kez açlığını hissetti. Gözlerini kapattığı anda Ayşe odaya girdi.
— Siz bir kahramansınız! Sizinle gurur duyuyorum! Ama neden? Neden bu yılanı kurtardınız? O sizin hayatınızı mahvetti…
— Ayşe, ben bir doktorım. Hasta iç kanamayla geldi. Bahsettiğin şeyse… Biz, Serkan’la kendi hayatımızı kendimiz mahvettik. Onu gerçekten sevdiğimden bile emin değilim.
— Siz gerçekten muhteşem bir kadınsınız! — diye fısıldadı Ayşe ve Leyla’ya sıkıca sarıldı.
Birkaç gün sonra Ebru taburcu oldu. Serkan iki buket çiçekle geldi — gösterişli bordo güller ve naif kır çiçekleri.
— Bunlar sana, Leyla. Unutmadım…
— Gerek yoktu. — Ama çiçekleri aldı.
— Leyla Hanım… Beni affedin. Beni kurtardığınız için teşekkür ederim… — Ebru, ihanet ettiği kadının gözlerine bakmaya cesaret edemiyordu.
— Hepsi geçmişte kaldı — diye fısıldadı Leyla. Önce kendine söylüyordu bunu.
Vardiya bitmişti. Eve gitmek istemiyordu. Orada sessizlik ve boşluk vardı. Leyla, eski şehir merkezinde yürüyüşe çıktı. Burayı severdi. Bir oyun oynardı: insanların mesleğini tahmin etmek. Kazanan, kendine bir kahve ısmarlardı.
Bankta oturan bir adam dikkatini çekti. Paltolu, pahalı saatli, dosyalı. Avukat mı? Kesinlikle öyleydi.
— Affedersiniz… — Leyla farkına varmadan yanına yaklaşmıştı. — Siz… tesadüfen avukat mısınız?
— Tam isabet — dedi gülümseyerek. — Siz de, sanırım, doktorsunuz?
— Nasıl anladınız? — Şaşkınlıkla güldü.
— Üstelik cerrah. Ve adınız… Leyla mı?
— Durun, nasıl?.. Medyum musunuz?
— Hayır, sadece okuyabiliyorum. Göğsünüzde kimliğiniz var — diye güldü. — Bu arada, ben Emre.
— O zaman sizden sadece kahve değil, bir de kruvasan bekliyorum! — diye karşılık verdi Leyla.
Uzun yıllar sonra ilk kez gerçekten gülüyordu. Sanki kalbi, neşenin ne olduğunu hatırlamıştı. Pencerenin dışındaki sonbaharın bir önemi yoktu. İçinde bir bahar açmıştı.




