Ben Taşya Değil, Nasta’yım

Bugün, kendimi yazma ihtiyacı hissettim. Belki de içimdeki yükü hafifletmek için.

Ayşegül’ün yüzü mutlulukla parlıyordu – tüm sınavlarını vermişti! Tamam, hepsi pekiyi değildi, ama anne babasının gurur duyacağı kadar iyiydi. Evin kapısını açarken, annesinin tanıdık sesini duydu ve… bir başkasını. O ses, geçmişten gelen, ürkütücü bir sesti. Sessizce odasına geçti, rahatsız etmek istemiyordu. Ama sonra duydu:
“Tülay, son kez söylüyorum sana…” diye sert bir tonla konuştu annesi.

Kapıda bir gürültü – babası öğle yemeği için gelmişti. Ayşegül koridora baktı ve beyaz, eskimiş bir başörtüsü takan bir kadınla göz göze geldi. O yüz, tanıdık geliyordu. Nerede görmüştü? Eski bir anı, birden canlandı. İşte o kadın! Yapışkan, rahatsız edici bakışlı kadın. Ona “Tülin” diye seslenmişti o zaman.

“Merhaba, Tülin. Merhaba, kızım,” dedi beklenmedik misafir.
“Git artık, Tülay,” diye yavaşça mırıldandı babası.
“Gidiyorum, gidiyorum… Görüşürüz, kardeşim,” diyerek çıktı kadın.

Ayşegül donup kaldı.
“Baba, bu kimdi?”
“Annenin bir tanıdığı.”
“Ama ona kardeşim dedi.”
“Kızlar böyle şeyler der bazen… Herhalde.”

Ama annenin endişeli bakışları ve evdeki gergin sessizlik, durumun öyle olmadığını anlatıyordu. Belli ki bu sadece bir tanıdık değildi. Bu, onların sakladığı bir sırdı.

Birkaç gün sonra Ayşegül, Tülay’la tekrar karşılaştı.
“Hah, merhaba Tülin,” diyerek yaklaştı kadın.
“Ben Tülin değilim, Ayşegül’üm.”
“Beni hatırlıyor musun?”
“Bilmiyorum… Anneme gelirdiniz.”
“Annene mi? Ben senin annenim, Tülin’im… Gerçek annen…”

Tülay, onun ellerini tuttu. Telaşlı, yalvaran bir sesle konuşuyordu. Ve Ayşegül, nedenini bilmeden, onunla gitti.

“Buyur, gir kızım,” dedi kadın, onu eski bir odaya götürürken. “Burada yaşadın, iki yaşına kadar… Hatırlıyor musun?”

Birden anılar bastı: kirli bir zemin, yerlere atılmış sigara izmaritleri, birinin çığlıkları, kapıyı tekmeliyor, ve küçücük halinin yerde yiyecek bir şeyler araması. Kirli elleri ağzına sokuyorlar… O da ısırıyor – kanayana kadar. Korku. Gözyaşları. Soğuk. O zamanlar adı Tülin’di.

Odada bir çirkin ses, onu bu kabustan uyandırdı:
“Tülay, yine mi geziyorsun? Para getirdin mi?”
Sarhoş bir adam, bulanık gözlerle içeri daldı.
“Bu da kimmiş? Bana hediye mi?” diyerek Ayşegül’e uzandı.

Çantasını açtı, içinden parayı çıkardı:
“Alın! Ama bir daha gelmeyin. Ne bize, ne anneme, ne babama. Her şeyi hatırladım. Ve siz benim için hiçbir şeysiniz.”

“Tülin…”
“Benim adım Ayşegül!”

Eve doğru koşarken, gözyaşlarına boğuldu. Titriyordu, ateşi çıkmıştı. Annesi onu ağlarken buldu.
“Anne, onun yanındaydım… Hatırladım… kirli eller… ağzımı zorladılar… ısırdım…”
“Kızım benim…” diyerek onu küçük bir çocuk gibi salladı annesi.

Sonra anlattı her şeyi. Yetimhanede iki kız kardeş varmış – Tülay ve Gülay. Birlikte evlat edinilmişler. Tülay başlarda iyiymiş, ama sonra… değişmiş. Sigara içiyor, çalıyor, kaçıyor, sonra hamile dönmüş. Babası bilinmiyormuş. Aile affetmiş. Gülay, o zamanlar üniversitedeymiş, bebeği alıp büyütmeyi kabul etmiş. Tülin, Ayşegül olmuş. Tülay’ın velayet hakkı alınmış, üstüne para bile istemiş.

O günden sonra Ayşegül, onların kızı oldu – hem sevgiyle, hem de resmiyette.

Tülay bazen gelirdi. Ağlar, özür dilerdi.
“Tülin, kızım…”
“Ben Ayşegül’üm. Üzgünüm, Tülay teyze.”

Annesi hep sabretti.
“O benim kardeşim. Belki de onun normal bir hayata tutunabileceği son çare benimdir…”

Bir gün Cemal geldi, o kirli elli adam.
“Tülay hastanede. Durumu kötü.”
Hastaneye gittiler.
“Affet beni kızım,” dedi Tülay, artık ayık ve solgun. “Yaşadığın için teşekkür ederim. Bana sen verdin… bir süreliğine bile olsa.”

“Her şey düzelecek. Yaşa. Seni buradan çıkaracağız.”

Ama yaşamadı.

Sonra Ayşegül Cemal’i tekrar gördü. Bu kez ayıktı.
“Bıraktım. Onun sayesinde… affet beni, Tülin…”
“Ben Ayşegül’üm.”
“Biliyor musun… Baban ben değilim, ama nerede olduğunu biliyorum. Göstereyim mi?”

Onu yakışıklı bir adamın mezarına götürdü. Orada yaşlı bir kadınla karşılaştı Ayşegül.
“Onun kızı mısın?”
“Sanırım evet…”
“Ben senin babaannemim…”

O günden sonra Ayşegül’ün iki mezarı oldu. Ve iki hayatı: birinden kaçtığı, diğerinde büyüdüğü.
Ona hayat verenleri ziyaret ediyor. Gidip kendini anlatıyor. Onurlu bir hayat yaşamaya söz veriyor – ve bu sözünü tutuyor.

Rate article
Lifequest
Ben Taşya Değil, Nasta’yım