Yabancı Bir Yüreğin Sıcaklığı: Köyde Bir Hikaye
Mehmet, Büyükanne Ayşe’nin sundurmasına kovalardaki ağır suları bıraktı ve gitmek üzereydi ki, yaşlı kadın kolundan sıkıca tuttu, sessizce eve doğru işaret etti. İtaatle peşinden içeri girdi ve kapı yanındaki geniş sedire oturdu, ne diyeceğini merakla bekledi.
Ayşe, tek kelime etmeden ocaktan dökme demir tenceresini çıkardı, eski duvar saatine baktı sanki yemek vakti olduğunu hatırlatıyordu. Derin bir kaseye ekşili lahana çorbası doldurdu, üstüne bir parça pastırma, soğan ve çıtır çıtır ekmek dilimleri ekledi. Düşündü, sonra masaya bir şişe rakı koydu. Kambur sırtı yün şalla sarılı, narin görünüyordu ama yün çoraplarıyla sıcak evin içinde emin adımlarla ilerliyordu.
Mehmet, sesini alçaltarak konuştu:
“Çorbayı severek yerim, ama içkiyi affet beni Büyükannede Ayşe. Yemin ettim, bir damla bile ağzıma koymayacağım. İkona öptüm, hocaya söz verdim. Geçen sefer sarhoş olup Elif’i kıskandığımda, kahvede öyle bir kavga çıkardım ki, nasıl hapse girmediğimi hâlâ anlamıyorum. Kırılan sandalyeler için bir servet ödedim. Annem belinin ağrıdığını söyledi, ben de su getirmeye geldim. Şimdi yemeğimi yiyip odun taşıyacağım, belki başka iş de bulursun. Annem beni televizyon başında görünce hemen iş uyduruyor, sanki parmaklarından emiyor.”
Mehmet kendi şakasına güldü, ama aniden çorbayla öksürdü. Ayşe paniklemedi; küçük yumruklarıyla sırtına vurmaya başladı, adeta çivi çakıyor gibi. Mehmet öksürüğünü kesince, pastırmalı ve soğanlı çorbayı hızla yemeye devam etti. Sonra kurnazca gözlerini kısarak sordu:
“Büyükanne, sen nasıl uyuyorsun? Sırtın düzeliyor mu yoksa yay gibi mi yatıyorsun?”
Ayşe ona duru, mavi gözleriyle baktı, içlerinde bir gülümseme kıvılcımı vardı, elini salladı, soruyu savuşturur gibi.
“Gençliğinde çok güzelmişsin!” diye devam etti Mehmet, duvardaki eski fotoğrafa işaret ederek. “Saçların gür, kaşların iki kuşak gibi, gözlerin de gece yıldızları gibi. Benim Elif’im de öyle bir güzeldir ki! Gel senin için sayayım da parmaklarını say. Ama korkarım parmakların yetmeyecek: güzel, boylu poslu, mütevazı, iyi kalpli, çalışkan, titiz, tutumlu, bülbül gibi öter, oynar da oynar! Cimri değil, daha evlenmedi, içki sigara bilmez, başka kapıları dolaşmaz. Ne oldu Büyükanne, parmakların bitti mi?”
Mehmet, Ayşe’nin gözlerinin gülümsemeyle nasıl parladığını fark etti. Göğsü titredi ama sesi çıkmadı; sadece gözlerindeki sıcaklık kaldı.
“Gözlerin ne kadar duru Büyükanne, canlı, yaşına hiç yakışmıyor!” dedi hayranlıkla. “Elif’i tanıyor musun?”
Ayşe ellerini açtı, omuzlarını silkti; “Sizi kim anlasın, iyi misiniz kötü mü?” der gibi.
“Tabii biz sizin gibi değiliz,” diye sürdürdü Mehmet. “Siz büyüklerinize itaat ederdiniz, karşı gelmekten korkardınız. Biz mi? Bize uymayan bir şeyi duyunca hemen ağzımız kulaklarımıza varır, ateşe atlarız. Her şeyde aklımız başka. Babam bir şey yapmadan önce bana danışır. Annemse zaten beni baş sayar. Kardeşlerim şehirlere dağıldı, en küçük benim. Evlenene kadar onlarla yaşıyorum. Ama düğün yapıp bir sürü çocuk istiyorum. Elif öyle bir kız ki! Ben veterinerim, bilimsel konuşayım: sağlıklıdır, istediği kadar doğurur. Ne oldu, parmaklar gerçekten yetmedi mi?”
Mehmet doyuncaya kadar yedi, ocağın sıcaklığı onu gevşetti. Ayşe’nin evi, sırt ağrısına rağmen müze gibi tertemizdi. En dikkat çeken, yüksek yatak, kuş tüyü yorgan, yığınla yastık ve dantelli yatak örtüsüydü. Mehmet özlemle uzandı:
“Keşke böyle bir yatak olsa ilk gecemiz için! Ama belki de olmasın; bu tüylerin arasında haşlanıp kalır, işleri unuturum.”
Güldü ve yine konuştu:
“Elif okulu bitirecek, köye dönecek, düğünümüzü yaparız. Oğlum, o hemşire oluyor. Düşünsene, ne güzel: ben hayvanları iyileştiririm, o insanları! Annem bazen babama ‘hayvan’ der. Neyse, hepimiz bazen hayvandan beteriz. Duydun mu Ahmet’in Murat’ın motorsikletini çalıp gölette batırdığını? Hayvanlık değil mi? Ya Hüseyin samanlıkta sigara içip evi ateşe vermeye ramak kaldı? O da fena!”
Ama en alçak olanı, Serkan’dı. Gizlice Aylin’le çıktı, onu aldatıp şehirden bir kız getirdi. Aylin neredeyse çıldırıyordu, kendini öldürecek diye korktuk. Dün gördüm, gülüyor, karnı önde, “Oğlum olacak, Allah nasip etti,” diyor. Ben düşünüyorum: Serkan, evinin önünden geçerken, orada kendi oğlunun büyüdüğünü bilerek nasıl yürüyecek? Ama ben Elif’i asla bırakmam! Ona öyle sarılmak istiyorum ki, ellerimde erisin, tek bir şey oluverelim. Ama Elif disiplinli bir kız, düğün öncesi asla. O düğün bir sınır, onu zorla geçirmeyeceğim. Çok iyi bir hemşire olacak, senin sırtını iki dakikada düzeltir. İğne yaparken sivrisinek bile daha çok acıtır. Bazen düşünüyorum, belediye bize ev verdiğinde senMehmet, kapıdan çıkarken Ayşe’nin gözlerindeki yalnızlığı fark etti ve içinden “Yarın mutlaka yine geleceğim” diye geçirdi.




