Gizli Kalan Tüm Sözler

Huzurevinden telefon geldiğinde, Veysel Usta’nın adı Oğuz’un içinde hemen bir yankı uyandırmadı. O isim, yılların altında kalmış, terk edilmiş bir sokaktan gelen uzak bir ses gibiydi, çocukluğunda oynadığı yerlerden kalma. Ancak bir an sonra hafızası, çatlayan buz gibi, kırıldı: babası. O gidip ardında sadece boşluk ve ucuz bir kolonya kokusu bırakan adam. Yirmi yıl—ne bir telefon, ne bir mektup. Yüzü silinmiş, sesi solmuştu, geriye sadece bulanık bir iz kalmıştı: ağır adımlar, kapının gıcırtısı, battaniyenin altına saklanmak isteten sert bir azar.

“Sizi tek yakını olarak belirtti,” telefonun ucundaki ses yumuşak ama yorgundu, başkalarının trajedilerini haber vermeye alışmış birinin tonuyla. “Onun başka kimsesi yok.”

Oğuz, “Ben de ona uzun zamandır bir hiçim,” demek istedi. Kelimeler boğazında yanıyordu ama dişlerini sıktı. Bunlar onun için değildi. Belki de kendisi için bile. Sessizce telefonu kapattı, masanın üzerine dökülmüş dün akşamın yemeğinden kalan kırıntılara uzun uzun baktı. Sonra ani bir hareketle ayağa kalktı, paltosunu giyip sonbaharın nemli soğuğuna adım attı. Ertesi gün, Toroslar’ın eteklerindeki küçük bir kasabaya gidiyordu. Sorumluluk duygusundan değil—o kelime çoktan anlamını yitirmişti. Daha çok, içinde bir yerlerde kapanmamış bir kapının gıcırtısını hissettiği için, sonunda huzur bulmak için o kapıyı kapatması gerekiyordu.

Huzurevi, dezenfektan kokusu ve kuru meyve kompostosunun tatlı aromasıyla karşıladı onu. Koridorlar tertemizdi, personel nazik ama yorgun gözlerle bakıyordu. Her yer pırıl pırıldı ama sessizlik öyle ağırdı ki, yalnızlık ve sona yaklaşmanın hüznüyle doluydu. Odada yatan adam—kırılgan, neredeyse ağırlıksız, saçları ince bir ağ gibi bembeyazdı. Oğuz eşikte donakaldı, kalbi inanmazlıkla sıkıştı. Bu onun babası olamazdı. Hatırladığı adam başka biriydi: uzun boylu, sert, elinde kemeriyle vücudunu korkuyla donduran biri. Bu adam ise bir gölge gibiydi, hayata tutunmaya çalışan soluk bir iz.

“Sonunda geldin,” diye fısıldadı yaşlı adam. Sonra sustu. Sanki bu cümle onun tüm gücünü almıştı. Sanki bütün hayatı bu üç kelimeye sığmış, gerisi boşluktu.

Oğuz pencerenin yanındaki eski koltuğa oturdu. Sessizlik, camın ardından yavaşça düşen kar gibi üzerlerine çöktü—ağır, yavaş, toprağı örten. Rüzgâr gökyüzünde yırtık bulutları savuruyor, camda ince bir buz tabakası oluşuyordu. Aralarındaki sessizlik sadece bir ara değildi—orada olabilecek tek şeydi. Onları ayıran çok fazla yıl, çok fazla acı ve kelimelerle ifade edilemeyecek kırgınlıklar vardı. Bunları ancak yaşayabilirdi—yan yana, sessizce, bu soğuk odada.

Ertesi gün Oğuz, kâğıt bardakta siyah kahve ve çikolatalı gofret getirdi. Sehpaya koydu, babasına bakmadan. Yaşlı adam dokunmadı ama uzun süre baktı. Bakışlarında ne bir istek ne de minnettarlık vardı—sadece uzak bir şeyin gölgesi, karşısındaki bu adamın kim olduğunu hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Ya da kendisinin kim olduğunu.

“Annem on altı yaşındayken öldü,” dedi Oğuz, sesi beklenmedik şekilde sert çıktı. “Sen cenazesine bile gelmedin.”

“Bilmiyordum,” diye mırıldandı yaşlı adam. “O zaman… içiyordum. Sonra… cesaret edemedim. Kovacağını düşündüm. Ya da daha kötüsü olacaktı.”

Bu sözler hiçbir şeyi iyileştirmedi. Omuzlarındaki yükü hafifletmedi. Ama içinde bir şey kıpırdadı, bahar güneşi altında eriyen buz gibi. Oğuz affetmedi—henüz değil. Ama uzun yıllar sonra ilk kez sormak istedi: “Neden?”

Ve sordu. Tek bir soruyla değil, birçok soruyla. Dikkatlice, ince buzun üzerinde yürür gibi, kırılacak mı diye korkarak. Saatlerce konuştular—ara vererek, uzun sessizliklerle, inatla başka yöne bakarak. Hiç kucaklamayı bilmeyen ninelerinden, umudun da sağlığın da kaybolduğu madenlerden, karanlıkta değil içinde yaşayan ve bağırmak yerine susmaya zorlayan korkulardan bahsettiler. Telafisi olmayan hatalardan, sadece kabullenilebilenlerden. Ne gözyaşı ne pişmanlık vardı. Sadece yorgunluk. Biraz daha yakın olma çabası—kahraman ya da mükemmel olmadan, sadece aynı odada, aynı anda yaşayan iki insan olarak.

Bir hafta sonra Veysel Usta öldü. Sessizce, inlemeden, nihayet uyumaya izin verir gibi. Oğuz yanındaydı. Elini tuttu—soğuk, kuru bir dal gibi hafif. Kelimeler yoktu. Söylenebilecek her şey söylenmişti.

Eşyalarını topladı. Eski bir poşetin içinde oyuncak bir kamyon buldu—çocukluğundan kalma, yıpranmış, kenarı kırık. Ve bir fotoğraf. İkisi, Sakarya’nın kıyısında, o daha küçük bir çocuk, gülüyor, babası elini tutmuş. Fotoğraftaki gülümseme öyle temizdi ki, sanki aralarında hiç acı, hiç ayrılık olmamıştı. Sadece nehir, güneş ve sıcak bir avuç içi.

Oğuz eve trene binerken düşüncelere daldı. Pencereden karlı tarlalar, gri istasyonlar, ıslak yollar, silik insan silüetleri geçiyordu. Dünya, ona vakit tanır gibi yavaşça uğurluyordu onu. Camdaki yansımada söylenmemiş tüm sözler, duyulmamış tüm cevaOğuz fotoğrafı cebine koydu ve artık taşıdığı yükün biraz daha hafiflediğini hissetti.

Rate article
Lifequest
Gizli Kalan Tüm Sözler