Bir Zamanlar Evin Olduğu Yer

Eski evin bulunduğu yerde

Elif, doğduğu köye yirmi yıl sonra ilk adımını attığında karşısına ilk çıkan, bir zamanların postacısı olan yaşlı Fikret oldu. Şimdi sadece bulanık bakışlı bir ihtiyardı. Yarı yıkılmış bakkalın önündeki aynı bankta oturuyordu; bir zamanlar akşamları hayatın coştuğu yerdi burası. Erkekler şişeler eşliğinde tartışır, çocuklar top peşinde koşar, kadınlar da haber yerine dedikodu taşırlardı. Dizlerinde kopmuş kulplu bir naylon poşet vardı: içinde ekmek, tuzlu domates dolu bir kavanoz ve yıpranmış bir gazete. Fikret ayçekirdeği çitlerdi ve kabuklarını ayaklarının dibine tükürürdü, soluk bahar güneşine sanki hâlâ bu unutulmuş köşede parladığına şaşırarak bakıyordu—burası unutulmuştu, hatta Tanrı bile.

Elif’e dik dik baktı. Ne şaşkınlıkla ne de sevinçle—sanki onun içinden geçip, genç ve öfkeli bir halde köyü terk ettiği günlere bakıyordu.

“Elif?..” mırıldandı. “Demek yaşıyorsun?”

“Yoksa öldüm mü sanıyordun?” diye zayıf bir tebessümle karşılık verdi.

“Biz burada kararımızı vermiştik: ya İstanbul’da bir yerlerdesin, ya da bir Alman’la evlendin, ya da—affet Allah’ım—toprak altındasın…”

Cevap vermedi. Sadece başını salladı. Evet, yaşıyordu. Ama artık aynı Elif değildi.

Arkasında o ev duruyordu. Eğilmiş, gri, çatlak duvarlı, çürümüş verandalı, bir zamanlar annesinin onu işten karşıladığı sonra da sadece sustuğu küçük merdivenli ev. Hatıralarındakinden daha küçük görünüyordu şimdi. Yorgun. Bükmüş belini. Ziyaret edilmeyi unutulmuş bir ihtiyar gibi. Affedişi değil, dönüşü değil—sadece sonunu bekliyor gibiydi. Sessiz, fark edilmez, tıpkı son yıllardaki varlığı gibi.

O gün Elif, evin etrafında bir tur attı. İçeri adım atmadı. Dokunmadı. İyileşmiş ama kaşınan bir yaraya bakar gibi baktı. İçi kopacak bir ip gibi gerilmişti. Kapı kolunu çevirse, içinde tuttuğu her şey yıkılabilirdi.

On dokuzunda gitmişti. Annesi öldükten, babası da sabahları kim olduğunu bile hatırlamayacak kadar içmeye başladıktan sonra. Ona yabancı isimlerle hitap ediyor, sanki kızı değil de eski rüyalardan çıkma bir hayaletmiş gibi konuşuyordu. Ev, dayanılmaz hale gelmişti. Bedeninden birkaç numara küçük bir palto gibi—atması da zor, giymesi de. Kavgaları günlük hale gelmişti. Önemsiz şeyler yüzünden, sessizlik yüzünden, her küçük ayrıntı yüzünden. O bağırıyor, babası duvarlara bardak fırlatıyordu. Ona söylediği son şey şuydu: “Seni istemiyorum. Kaybol.” O da kayboldu. Şehre gitti. Sonra—daha uzağa. Önce kenar mahallelere, sonra İstanbul’a, sonra sadece geçmişinden uzaklara.

Ne iş bulduysa yaptı: garsonluk, tezgahtarlık, metin yazarlığı, merdiven temizliği, başkalarının kokularının sindiği odalarda yaşadı. Dikiş dikti, şiir yazdı—ta ki kelimeler onu kurtarmayı bırakana kadar. Hayat, paslı, gürültülü, bazen küflü akan eski bir boru gibi ilerliyordu. Ama akıyordu. Elif de onunla beraber akıp gidiyordu.

Kimseye yazmadı. Aramadı. Babasının yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu. Ta ki bir gün telefon çalana kadar: kaymakamlıktan bir adam, babasının öldüğünü söyledi. Bir hafta önce. Yalnız başına. Tanıksız. Komşular, koku dayanılmaz hale gelince fark etmişlerdi. Belediye hesabına gömdüler. Geriye ev kalmıştı.

Ve Elif geldi. Nedenini bilemeden. Kontrol etmek için mi? Affetmek için mi? Geçmişi kapatmak için mi? Yoksa sadece gerçekten gittiğine emin olmak için mi?

Üçüncü gün, eve girdi. Zorlanarak açtığı kapıdan küflü, tütün kokulu, zamana bulanmış havayı içine çekti. Her şey yerli yerindeydi. Bir zamanlar kıymanın çekildiği masa. Onun oturduğu koltuk. Pencere kenarındaki gazete. Üzerinde “Dünyanın En İyi Babası” yazan kahve kupası—saçma, acı, neredeyse bir alay. Ev sessizdi ama duvarlar fısıldıyor gibiydi: hatırlıyor musun?

Bu sessizliğin ortasında durdu ve neden burada olduğunu bilmiyordu. Affetmek için mi? Emin olmak için mi? Yoksa noktayı koymak için mi?

Bir hafta boyunca evi temizledi. Eğilen çiti boyadı, çatıyı onardı, eski camları gıcırtı çıkarana kadar sildi. Kalmak için değil. Çünkü birinin bu eve hâlâ yaşadığını hatırlatması gerekiyordu.

Dokuzuncu gün, gitti. Ne eşya ne hatıra aldı. Sadece sekiz yaşında olduğu, annesinin hâlâ genç, babasının gülümsediği—ya da öyle göründüğü bir fotoğraf. Ama hep birliktelerdi. Resmi cüzdanına koydu. Özlemek için değil. Unutmamak için.

Ev orada kaldı. Yorgun, badanası dökülmüş. Ama boş değil. Ayak seslerini, sesleri, kavgaları, sevinçleri, reçel kokusunu, artık olmayan gölgeleri ve sesleri saklıyordu. Bazen acı gitmez. Ama sen onunla yaşamayı öğrenirsin.

Bazen ev bir yara olmaktan çıkar. Toprak olur. Üzerinde bir zamanlar yürümeyi, düşmeyi ve kalkmayı öğrendiğin toprak.

Ve yeniden yaşamaya başlamak için bu yeterlidir. Sıfırdan değil. Geriye kalanlardan. Ve senin olanlardan. Artık sonsuza dek.

Rate article
Lifequest
Bir Zamanlar Evin Olduğu Yer