Ağırsız Yük

Bu sabah kalktığımda, göğsümde yine o tanıdık ağırlığı hissettim. Soğuk bir mermer parçası gibi, nefes almayı zorlaştıran ama can yakmayan bir his. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaydı: tertemiz ütülü gömleklerim, İstanbul’un ıslak sokaklarında parlayan ayakkabılarım, her sabah uğradığım küçük kahveci dükkanındaki garsonun “Günaydın Emre Bey” diyen gülümsemesi. Her şey kusursuz gibiydi. Ama değildi.

Emre Yılmaz, 32 yaşında, mimarlık ofisinde çalışan, her detayı özenle planlayan biriydi. İş arkadaşları onun için “deliksiz makine” derdi – asla hata yapmayan, hiçbir deadline’ı kaçırmayan biri. Müşteriler istediği değişiklikleri yaparken en ufak bir itiraz bile etmez, sadece başını hafifçe eğip “Tabii” derdi. Çocukluğundan beri böyleydi: Sessizlik en güçlü zırhtı. Babasının yüksek sesle attığı adımlar ve annesinin kapalı kapı ardındaki hıçkırıkları arasında öğrenmişti bunu. Fazla yer kaplamamayı, önemli olmamayı.

Akşam eve dönerken apartmanın girişinde Fatma Teyze’yi gördü. Elleri titreyerek anahtarını kilide sokmaya çalışıyordu. Son aylarda pek görünmüyordu, sanki binanın sessiz bir parçasına dönüşmüştü. Yardım etmeyi teklif ettiğinde, kadın boş gözlerle baktı. İçeri girdiklerinde burunlarına ilaç ve solmuş çiçek kokusu çarptı. Fatma Teyze koltuğuna yerleşirken birden sordu: “Sizin evin ışıkları gece yanıyor mu?” Emre cevap veremeden çıktı.

Ertesi sabah aynanın karşısında durdu. Gözlerinin içi bomboştu. Hiçbir şey hissetmiyordu. İşe giderken otobüse bindi ama ofise gitmedi. Camdan dışarı bakarken çocukluğunu hatırladı: Babasının saatlerce duvara bakışını, annesinin buz gibi gülümsemesini. Hiçbir şey söylemedikleri o evi. Hiç var olmadığını sandığı günleri.

Ayakları onu bir psikiyatri hastanesinin önüne götürdü. On dört yaşındayken annesini getirdikleri yere. O zaman “sinirleri bozulmuş” demişlerdi. Sormamıştı. Portakal götürmüştü bir kez, annesi elini bile sürmemişti. O gün kendine söz vermişti: Zayıflık göstermeyecekti.

İçeri girdi. Dezenfektan kokusu burnuna doldu. Resepsiyondaki hemşireye baktı ve hayatında ilk kez: “Yardıma ihtiyacım var” dedi. Fısıldamadı, bağırmadı. Sadece söyledi. İçinde bir şey kırıldı o an, buz gibi kabuğun bir parçası.

İki ay sonra işe döndü. Aynı ofis, aynı projeler. Ama artık geceleri ofiste kalınca kaçmak için değil, bir şeyi mükemmel yapmak için kalıyordu. Müzik dinlemeye başladı, sadece gürültü olsun diye değil, her notasını duyarak. Sokaktan aldığı sarı kedi “Limon” artık çizimlerinin üstünde uyuyor, sabahları burnunu yüzüne sürterek uyandırıyordu. Bazen Fatma Teyze’ye uğruyor, çay içip eski Yeşilçam filmlerini konuşuyorlardı. Kadın gülümsemeyi hatırlıyordu artık, odasına sıcak bir ışık düşüyordu.

O ağırlık hala oradaydı. Ama artık onun bir parçasıydı, taşınması gereken bir yük değil. Emre sessizliği kırmıştı. İçinde küçük ama gerçek bir ışık yanıyordu. Sonunda kendisi olabilmişti.

Rate article
Lifequest
Ağırsız Yük