Bir Zamanlar Evin Olduğu Yer

Yirmi yıl sonra memleketinin toprağına bastığında, Leyla’nın karşısına ilk çıkan, yaşlı Yaşar oldu. Bir zamanların postacısı, şimdilerde buğulu bakışlı bir ihtiyar. Yarı yıkılmış bakkalın önündeki aynı bankta oturuyordu; eskiden geceleri hayatın aktığı yerdi orası. Erkekler bir şişenin etrafında tartışır, çocuklar top peşinde koşar, kadınlar da haber yerine dedikodu taşırdı. Dizlerinde yırtık kulplu bir naylon torba vardı: ekmek, tuzlu domates kavanozu ve buruşuk bir gazete. Yaşar çekirdek çitleyip kabuklarını ayaklarının dibine tükürüyor, soluk bahar güneşine kısık gözlerle bakarak şaşırırcasına, sanki bu unutulmuş köşede hâlâ parlamasına inanamıyordu.

“Leyla mı?” diye mırıldandı. “Demek yaşıyorsun?”

“Yoksa öldüm mü sanıyordun?” diye zayıf bir tebessümle karşılık verdi.

“Biz burada kararımızı vermiştik: ya başkentte bir yerlerde, ya Alman biriyle evlendin, ya da… affet Allahım, toprağın altına girdin…”

Cevap vermedi. Sadece başını salladı. Evet, yaşıyordu. Ama artık aynı Leyla değildi.

Arkasında, o ev duruyordu. Eğilmiş, solgun, çatlak duvarlı, çürümüş sundurmalı, bir zamanlar annesinin onu işten karşıladığı, sonrasında ise sadece sustuğu o küçük merdivenli ev. Hatıralarındakinden daha küçük görünüyordu şimdi. Yorgun. Bükmüş belini. Ziyaret edilmeyi unutulmuş bir ihtiyar gibi. Belki de bekliyordu – ne affı, ne dönüşü – sadece sonunu. Sessiz, fark edilmez, tıpkı son yıllardaki varlığı gibi.

O gün, evin etrafında bir tur attı. İçeri adım atmadı. Dokunmadı. İyileşmiş ama kaşınan bir yaraya bakar gibi baktı. İçinde her şey gerilmiş bir ip gibiydi, kopmaya hazır. Kapı kolunu çevirse, içinde tuttuklarının hepsi yıkılacakmış gibi.

On dokuzunda gitmişti. Annesi öldükten, babası da öyle bir içmeye başladıktan sonra ki sabahları onun kim olduğunu bile hatırlamıyordu. Başka isimlerle sesleniyor, sanki kızı değil de eski rüyalarından bir hayaletmiş gibi konuşuyordu. Ev, dayanılmaz hâle gelmişti. Birkaç beden küçük bir palto gibi – ne atabilirsin, ne giyebilirsin. Kavgaları günlük olmuştu. Boş şeyler yüzünden, suskunluk yüzünden, en ufak şeyler yüzünden. O bağırıyor, babası duvara bardak fırlatıyordu. Son sözü şu olmuştu: “Seni istemiyorum. Yok ol.” Ve o da yok oldu. Şehre gitti. Sonra daha uzağa. Önce kenar mahallelere, sonra İstanbul’a, sonra geçmişinden uzaklaşabildiği kadar uzağa…

Ne iş bulduysa yaptı: garsonluk, tezgahtarlık, metin yazarlığı, merdiven temizliği, yabancı kokuların sindiği odalarda yaşadı. Dikiş dikti, şiir yazdı – ta ki kelimeler onu kurtarmayı bırakana kadar. Hayat, paslı, gürültülü, bazen küflü bir borudan akıp giden su gibiydi. Ama akıyordu. Ve Leyla da onunla birlikte akıyordu.

Kimseye yazmadı. Aramadı. Babasının yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu. Ta ki bir gün telefon çalana kadar: kaymakamlıktan bir adam, öldüğünü haber verdi. Bir hafta önce. Tek başına. Tanıksız. Komşular, kokusu dayanılmaz olunca fark etmiş. Devlet eliyle gömülmüş. Geriye bir ev kalmıştı.

Ve Leyla geldi. Nedenini bilemeden. Kontrol etmek için mi? Affetmek için mi? Geçmişi kapatmak için mi? Yoksa sadece onun gerçekten gittiğine emin olmak için mi?

Üçüncü gün, eve girdi. Zorlayarak açtığı kapıdan, küflü, tütün kokulu, zamana sinmiş havayı ciğerlerine çekti. Her şey yerli yerindeydi. Bir zamanlar kıymanın çekildiği masa. Onun oturduğu koltuk. Pencere kenarındaki gazete. “Dünyanın En İyi Babası” yazılı kupa – saçma, acı, neredeyse bir alay. Ev sessizdi ama duvarlar fısıldıyor gibiydi: hatırlıyor musun?

Bu sessizliğin ortasında öylece durdu ve ne yapmaya geldiğini bilemedi. Affetmek için mi? Emin olmak için mi? Yoksa noktayı koymak için mi?

Bir hafta boyunca evi temizledi. Eğilen çiti boyadı, çatıyı onardı, eski camları çıtırdayana kadar sildi. Kalacakmış gibi değil. Sadece bu eve hâlâ yaşadığını hatırlatacak biri lazımdı.

Dokuzuncu gün, gitti. Ne eşya, ne hatıra aldı. Sadece sekiz yaşlarında olduğu, annesinin henüz genç, babasının gülümsediği bir fotoğraf. Ya da öyleymiş gibi yapıyordu. Ama orada – hep birlikteler. Resmi cüzdanına koydu. Özlemek için değil. Unutmamak için.

Ev öylece kaldı. Yorgun, dökük. Ama boş değil. Ayak seslerini, sesleri, kavgaları, neşeyi, reçel kokusunu, artık var olmayan gölgeleri ve sesleri saklıyordu. Bazen acı gitmez. Ama onunla yaşamayı öğrenirsin.

Bazen ev, artık bir yara olmaktan çıkar. Toprak olur. Üzerinde yürümeyi, düşmeyi, kalkmayı öğrendiğin o toprak.

Ve yeniden başlamak için bu yeterlidir. Sıfırdan değil. Geriye kalanla. Ve senin olanla. Sonsuza dek.

Rate article
Lifequest
Bir Zamanlar Evin Olduğu Yer