Bir zamanlar, insanların sevdikleriyle nasıl yaşadıklarına dair bir hikâye vardı.
Mehmet Ahmetoğlu, ya da dostlarının deyişiyle Mehmet, İstanbul’da büyük bir şirkette bölüm müdürü olmuştu. Bu terfi tamamen hak edilmişti—çünkü o sessiz, çalışkan ve dakik biriydi. Lider olmak için çabalamazdı ama adımlarını sağlam atardı. İş yerindeki kutlamalar mütevazıydı—Mehmet hafifçe gülümser, teşekkür eder ve ekibin onun atanmasından memnun kalacağına söz verirdi.
En çok sevinen ise annesi, Ayşe Hanım’dı. Oğlunu doktor doktor gezdiren, özel hocalar tutan, kışlık kıyafetler alan ve emekli maaşından biriktirdikleriyle üniversitesini destekleyen hep oydu. İş arkadaşlarını ev yapımı ikramlarla—börekler, salatalar, mezelerle—ağırlaması için de ısrar eden yine o olmuştu. Mehmet başta karşı çıksa da sonunda kabul etti—annesini hayal kırıklığına uğratmak istemezdi.
Kutlama günü, yemekleri almak için annesinin evine gitti. Ayşe Hanım o gün kardiyoloğa randevusu olduğu için her şeyi buzdolabında hazır bırakmıştı—hepsi paketlenmişti. Öğle arasında her şeyi tek başına taşımak istemeyen Mehmet, yeni gelen çalışan arkadaşı Leyla’dan yardım istedi. Leyla hemen kabul etti.
Leyla, sarışın ve ela gözlü, etrafında herkesin döndüğü türden bir kadındı. Ofiste onun hakkında fısıltılar dolaşırdı: Mehmet’e göz koyduğu, sık sık naz yaptığı, gülümsediği, arabasına binmek istediği…
Annesinin evine girdiler—mütevazı ama tertemiz ve sıcacık bir evdi. Mehmet buzdolabını açıp bir sürü kaptan yiyecekleri çıkarmaya başladı. Leyla bir tabureye kuruldu ve etrafa bakındı:
“Annenin evi ne kadar sıcak… Tam bir yuva gibi. Bu da kim?”
Odadan siyah bir köpek çıkageldi ve yabancıya hırlamaya başladı.
“Bu Sinek,” dedi Mehmet, onu kucağına alarak. “Korkma, nazik bir köpektir.”
“Sinek mi?! Ne tuhaf isim…” diyerek burun kıvırdı Leyla. “Yanıma gelmesin, çorabımı yırtar.”
Mehmet sustu. Onun hoşnutsuz ifadesi içine dokunmuştu. Ama daha bitmemişti—koridordan tıknaz siyah bir kedi göründü, sahibinin bacaklarına sürtünerek naz yapıyordu.
“Bu da Paşa,” dedi Mehmet sevecenlikle, buzdolabından haşlanmış balık çıkararak. “Bekle canım, işte senin yemeğin.”
Leyla kapıya doğru geriledi.
“Burası tam bir hayvanat bahçesi. Bu kadar küçük bir evde hem kedi hem köpek mi? Hijyenik değil ki… Tüy, koku… Annen alerjik değil mi?”
“Sen alerjik misin?” diye sessizce sordu Mehmet.
“Ben mi? Yok… bilmem. Biz hiç hayvan beslemedik. Sevmem. Pis oluyorlar…”
Mehmet sessizce paketleri toplamaya devam etti. Gülümsemesi kaybolmuştu. Leyla bir köşede durmuş, ayakkabılarını koklamak isteyen köpeği tekrar tekrar itiyordu.
“Akşam gelip onları gezdireceğim,” dedi nihayet Mehmet. “Annem fazla yedirdiğim için kızacak ama onlara acımadan edemiyorum.”
“Üstelik vakit de harcıyorsun… Eh, birileri yapacak tabii,” diye alaycı bir gülümsemeyle mırıldandı Leyla, kapıya yönelerek.
Yol boyunca, ofis kantinindeki yeni menüden, Emine Hanım’ın eteğinden, muhasebedeki arkadaşın üçüncü evliliğinden bahsedip durdu. Mehmet sessizce yürüdü, ara sıra başını salladı. Kafasında bir ses yankılanıyordu: “Boşluk… Sahte… Yabancı…”
Ofiste herkes hazırdı—bir termos verdiler, sarıldılar, omzuna vurdular. İşten sonra masayı donattılar, biraz içtiler, çok yediler. Leyla yine yanından ayrılmadı—biri şaka, biri bakış, biri de onu evine bırakma teklifiydi. Ama Mehmet sakin bir ifadeyle cevap verdi:
“Kusura bakma, acelem var. Önemli bir randevum var.”
Evde onu annesi bekliyordu.
“Nasıl geçti her şey?” diye gülümseyerek sordu, kapıyı açarken.
“Harikaydı, anne. Senin börekler ilk gitti. Restorandanmış gibi dediler. Beni bile unuttular…”
“Peki bugün seninle gelen—Leyla mıydı? Komşu gördü, güzelmiş dedi. O mu?”
“Hayır. Sadece bir iş arkadaşı. Zaten şu an kimse yok. Seni mutlu edeyim diye uydurmuştum. Affet.”
“Peki tamam. Ya çıkarsa—senin ‘o’ dediğin nasıl biri olmalı?”
Mehmet düşündü.
“Mütevazı. İyi kalpli. Akıllı. Ve… seni sevmeli. Paşa’yı da. Sinek’i de.”
Annesi gülümsedi.
“Ah oğlum, önemli olan seni sevmesi. O zaman gerisini de kabul eder. Hatta huysuz, kel kedi Paşa’yı bile.”
Başını salladı. Sonra tasmayı aldı, ikisini de çağırdı ve sokağa çıktı. Üçü birden avluda koşuşturdular, sanki her şeyin basit olduğu o günlere dönmüşlerdi—anne evde, çantada poğaça, kolda yavru köpek, omuzda kedi ve önlerinde tüm bir ömür…
Ayşe Hanım pencereden baktı ve yumruğunu sıktı.
“Otuz yaşında, bölüm müdürü, ama ruhu hâlâ çocuk. Allah sana gerçek sevgi versin, oğlum… Hem de hepinizi birden sevecek biri olsun. Paşa’yı da. Sinek’i de. Ve anneyi de.”




