İlk gördüğümde, Leyla bana rüyalarımdan çıkmış gibi gelmişti – sessiz, zarif, gözlerinde sanki bütün bir dünya saklıydı. Çabuk yakınlaştık. Ona İzmir’in sevdiğim köşelerini gezdirdim, evde basit yemekler yaptık, küçük şeylere güldük. Emin oldum: işte aradığım kadın. Ona evlenme teklif ettiğimde, bir an bile tereddüt etmedim.
Düğünümüz samimi ve sıcaktı. Yakınlarımızla küçük bir kutlama, beyaz bir gelinlik, hafif bir müzik eşliğinde mütevazı bir dans. Hayat huzur dolu görünüyordu. Leyla şefkatliydi, her zaman dikkatli, biraz mesafeli – ama bunu karakterine veriyordum. Ancak kısa süre sonra bu huzurun altındaki çatlaklar belirmeye başladı.
Önce iş çıkışlarında gecikmeler başladı. Ya “iş arkadaşlarıyla” toplantılar ya da “acil görüşmeler.” Bazen anlattıklarında tutarsızlıklar oluyordu. Şüphelerimi bastırmaya çalıştım. Ta ki bir gün, her zaman elinden düşürmediği telefonunu mutfak masasında kilitsiz bıraktığını görene kadar. Bakmak istemiyordum… ama bir şey beni itti.
Mesajları gördüm. İsim – Serkan. Yazışmalar oldukça açıktı: “Yakında görüşürüz. Söz veriyorum. Ellerini özlüyorum.” Leyla aynı tutkuyla cevap veriyordu. Yüreğim sıkıştı. Kimdi bu? Aralarında ne vardı?
Ertesi gün daha derine indim. Eski bir sosyal medya hesabını buldum. Parti fotoğrafları, plajda çekilmiş açık saçık kareler, tanımadığım erkekler. Paylaşımlar tutku, özgürlük ve anlık ilişkilere dair ipuçlarıyla doluydu. Tanıdığım Leyla ile buradaki Leyla iki ayrı insandı. İnanamıyordum. Ama içimde bir ses, gerçeğin görünenden çok daha acı olduğunu fısıldıyordu.
Birkaç hafta sonra günlüğünü buldum. Tesadüfen – ya da belki de kader böyle istedi. Üzerinde “Açma” yazıyordu. Ama açtım. Her sayfa canımı yakıyordu:
“O benim iyi biri olduğumu sanıyor. Ne kadar aç olduğumu bilmiyor. Dokunuşlara. Hislere. Biri yetmiyor.”
“Serkan kalmamı istedi. Neredeyse ‘evet’ diyordum. Ama onun ailesi var. Bense sadece daha fazlasını arzuluyorum.”
“Mehmet saf. Sonsuza kadar birlikte olacağımızı sanıyor. Ona Emir’den bahsetmediğim için üzülüyorum…”
Yerde oturmuş, gözyaşlarımı tutamıyordum. Karım. Benim – ama aslında hiç benim değil. Üç adam. Aldatmalar. Hayat bir oyundu ona göre.
Telefonuna bir program yükledim. Çarşamba ve cuma günleri gerçekten de şehir dışına çıkıyordu. Aynı otele. Aynı odaya. Ve her seferinde – Serkan. Bir de Emir vardı. Evli. Ona yazmıştı: “En tutkulusun sen. Seninle canlanıyorum. Ama daha fazlasını isteme.”
Paramparça olmuştum. Yine de konuşmaya korkuyordum. Ta ki bir gün patlayana kadar:
“Her şeyi biliyorum.”
Yüzü bembeyaz kesildi. İnkâr etmedi. Sadece ağladı. Açıklama bekledim. Cevaplar. Zorlukla mırıldandı:
“Yalnız kalmaktan korkuyorum. Sadece bir eş olamıyorum. Daha fazlasına ihtiyacım var. İstenildiğimi hissetmeliyim. Sen iyi bir adamsın. Ama bende yangını uyandıramazsın.”
Bu bir aldatma itirafından daha beter bir şeydi. Bunun anlamı, onun dünyasında hiçbir zaman gerçekten var olamayacağımdı. Güvenli bir liman. Sığınılacak bir yer. Ama seçtiği erkek asla değil.
Bir hafta sonra boşanma davası açtık. Ben gittim. O evde kaldı – yalanlarının ağında.
Son mesajında şöyle yazdı:
“Affet. Sen gerçektin. Bense sadece kendimi arıyordum. Ve bulamadım.”
Bu hikâyeyi intikam için yazmıyorum. Artık kızgın değilim. Sadece şunu bilin istiyorum: maskeler güzel olabilir. Ama ardında, asla tam olarak tanıyamayacağımız ruhlar gizleniyor olabilir.




