Şubat sabahı, Elif pencerenin önünde durmuş, karla kaplı kaldırımları seyrediyordu. Hava puslu, sessiz, ve bu sessizlik içinde bir ağırlık vardı. Gözleri bahçeye kaydı, çocuk parkına… Oğlunu askere, kızını okula uğurladığı yerlere. Şimdiyse orada yabancı çocuklar, yabancı aileler, hatta yabancı hayatlar vardı.
“Sanırım işte bu,” diye fısıldadı Elif. “Sessiz, yalnız, plansız bir ihtiyarlık.”
Salondaki kocaman yemek masası bomboştu. Hafta sonları Murat’la torunları sevindirmeyi, çorba pişirmeyi, aileyi toplamayı hayal ettikleri masaydı. Ama Murat çok erken gitmişti. Torunlar ise… Vardı, ama uzaktaydılar.
Kızı Aylin çoktan yurtdışına taşınmıştı. Orada işi, geleceği, bambaşka bir hayatı vardı. Annesini çağırmamıştı. Küçük oğlu Can ise şehirdeydi, ama öteki ucunda— lüks bir semtte. Gelirdi. Nadiren. Ayda bir. Hafta sonları bir iki saatliğine alır, çay içer, çocuklarla konuşurlardı. İkizleri vardı— Deniz ve Ege, artık ilkokula gidiyorlardı.
Elif’in kalbi yaşlılıktan değil, boşluktan ağrıyordu. Eski bir albümü eline aldı. Düğün fotoğrafı: Murat genç, beyas gömlekli, elinde gitar. Ah, nasıl da şarkı söylerdi… Onu nasıl da severdi. Her şey ne kadar farklıydı o zaman— canlı, renkli, dopdolu.
Bir bildirim sesi onu anılarından çekip çıkardı. Sosyal medya. Eski sınıf arkadaşı Ayşen’den bir mesaj:
“Elif, merhaba! Benim doğum günüm var, bütün sınıf toplanıyor. Mutlaka gel!”
Elif tereddüt etti. Ne anlatacaktı? Ev, emeklilik, çocuklardan seyrek gelen telefonlar. Ama gitti. Sonuçta doğum günüydü. Bir akşam. Bir bahane.
Yedi sınıf arkadaşı. Sıcak, neşeli bir ortam. Ayşen koşturup duruyordu— mezeler, kadehler, anılar. Elif gülümseyerek yardım ediyordu. Orman gezilerini, kamp ateşlerini, okul şakalarını hatırladılar. Tam o sırada kapı çaldı.
“Ah, Cem geldi!” diye bağırdı Ayşen ve kapıya koştu.
Odaya vakur, kibar, bıyıklı, saçlarına ak düşmüş bir adam girdi. Selam verdi, erkeklerin ellerini sıktı, sonra Elif’e gülümseyerek döndü:
“Merhaba Elif! Ne kadar zaman oldu görüşmeyeli!”
Şaşkınlıkla baktı. Tanıyamadı. Ancak bir an sonra— aydınlandı.
“Haa, Cem sen misin? İlkokulda seninle aynı sırayı paylaşırdık!”
Elif güldü. Hatırladı. Küçük, yaramaz bir çocuktu, öğretmenler onunla oturmamasını söylerdi. Ama beş yıl boyunca hep yan yana oturdular. Şimdi bambaşka biriydi. Sakin, ilginç, içinde bir sıcaklık taşıyan biri.
Bütün akşam konuştular. Başka şehirde yaşadığını, öğretmenlik yaptığını, sonra boşandığını— eşinin bir arkadaşına gittiğini anlattı. Oğlu büyümüştü, orada kalmıştı. O ise memleketine dönmüştü. Özlemişti.
Misafirler dağılırken, Ayşen kurnazca önerdi:
“Elif, kal da bulaşıkları beraber yıkayalım.”
“Yok, gitmeliyim. Ev yakın zaten.”
“Ben geçireyim,” diye atıldı Cem.
Ve yürüdüler. Elif onun koluna girdi, Şubat akşamında, hafif kar taneleri altında, sokak lambalarının ışığında yürüdüler.
“Bu kış ılık geçiyor,” dedi.
“Evet, öyle,” diye gülümsedi.
“Burası soğuk sanıyordum. Ama sıcak. Biliyor musun neden?”
“Neden?”
“Çünkü yanındasın.”
Evine kadar geldiler. Kapının önünde konuştular, güldüler. İçinde öyle hafif, öyle nadir bir ışık vardı ki… Gençliğindeki gibi.
Eve girince, telefonu tekrar çaldı.
“Yarın sinemaya gidelim mi, Elif?”
Ekrana baktı, telefonunu göğsüne bastırdı ve gülümsedi.
Artık hayatında yalnızlığa yer yoktu.




