Sabahın erken saatlerinde, Fatma’nın bahçesine gözleri yaşlı, saçları dağınık, elleri titreyerek bir komşusu girdi. Bu, Aylin’di.
“Her şey bitti!” diye hıçkırarak mırıldandı. “Sera paramparça, bütün mahsulüm yok oldu! Bu domates ve salatalıklara o kadar umut bağlamıştım. Çocuklara, kendime, satıp para kazanacaktım… Şimdi her şey kül oldu!”
“Kendini harap etme böyle, Aylin,” diyerek onu teselli etmeye çalıştı Fatma. “Dünyanın sonu değil ya. Hepsini yeniden yaparız. Mehmet yardım eder, o elinden her iş gelir!”
“Hangi Mehmet,” diye patladı Aylin, “kocam üç gündür kendinden geçmiş, durmadan içiyor. Her şey benim üzerimde. Şimdi bir de bu sezonun son şansı da uçup gitti…”
Fatma düşüncelere daldı. Yardım etmek istiyordu ama komşusunun tavırları içine bir kuşku düşürdü. Son zamanlarda fazlasıyla dolaşıyordu etrafta. Ya tuz istemeye geliyordu, ya fide, ya da sırf sohbet etmek için. Üstelik her seferinde süslenmiş, püslenmiş—sanki bahçeye değil de randevuya gidiyor gibiydi.
Aslında Aylin’in aklında uzun süredir kurnaz bir plan vardı. Kocasının ihanetleri ve bitmek bilmeyen kavgalarından bıkmış, gözünü başkasına—sakin, becerikli, ayyaş olmayan Mehmet’e dikmişti. Fatma’dan ne eksiği vardı ki? O daha güzeldi, daha çevikti, daha iyi bir ev kadınıydı. Yalnız Fatma gibi sağlam bir duvarı yerinden oynatmak kolay değildi; hileye başvurmak gerekiyordu.
Sonunda gözünü kararttı. Mahallenin avareciliğiyle ünlü Cemal’i ikna etti, gece vakti kendi serasını tahrip etmesi için. Para konusunda cimri değildi, bolca ödedi. Mahsulüne yazık mıydı? Elbette. Ama bu, onu mutluluğa götürecek bir adımsa, neden olmasın?
İşte şimdi, ağlama sahnesi, Fatma’ya koşuş, şikâyetler, imalar… Hepsi tek bir amaç için—Mehmet gelsin, yardım etsin, yanında olsun diye.
Fakat Mehmet, iyi niyetli olsa da saf değildi. Aylin’in bir şeyler çevirdiğini anlamıştı. Reddetse incitecekti, gitse bahanesini verecekti. O da alışılmadık bir hamle yaptı.
Aylin’in kocası, Serdar’a gitti ve açıkça konuştu:
“Kardeşim, sen karını iyi göz kulak ol,” dedi. “Mahallenin müteahhidi Murat ona göz koymuş. Para veriyor, geziler teklif ediyor. Ama o hep reddediyor—seni bekliyor. Seni seviyor, ailesini dağıtmak istemiyor…”
Serdar’ın gözlerindeki perde ansızın kalktı. Evet, içiyordu, bağırıyordu, ailesine vakit ayıramıyordu. Ama karısı—güzel, sadık, sabırlı, seven bir kadındı… O ne yapıyordu? Her şeyi kendi elleriyle yıkıyordu. Haklıydı, bir gün alır götürürlerdi, o zaman iş işten geçmiş olacaktı.
Ertesi sabah, Serdar bizzat kalkıp serayı tamir etti. Sonra gizli hesabındaki birikimleri çekip Aylin’e verdi. Aylin şaşkınlıktan donakaldı—hiç beklemiyordu böyle bir şeyi.
“Tatile gidelim,” dedi Serdar, “eskisi gibi dinleniriz. Bunca yıl bir arada yaşadık, yabancı gibi olduk.”
Aylin canlandı. Hemen alışverişe koştu, yeni kıyafetler aldı, tüm arkadaşlarına yeni hayatını ballandıra ballandıra anlattı. Bir de Fatma’ya uğradı—gururla paylaştı bu mutluluğu.
Fatma gülümsedi. Her şeyi anlamıştı. Ama sessiz kaldı. Mehmet’i alıp götüremezdi kimse. Ne hediyelerle, ne gözyaşlarıyla, ne hilelerle.
Sadece kapıyı Aylin’in arkasından kapattı ve kocasına gitti—sarılmak, teşekkür etmek ve biraz da gurur duymak için. Kocasıyla, ailesiyle… Ve diğerlerinin aksine, asla başkasının mutsuzluğu üzerine mutluluk kurmadığı için.




