Kırk Yılın Ardından: Islak Yavru Kediyle Başlayan Yeni Bir Hayat

Bugün günlüğüme yazmak istiyorum. Kırk yaşına bastığımda her şey bir anda değişti. Ebeveynlerimle İstanbul’da geniş, dört odalı bir dairede yaşıyordum. Özel bir hukuk bürosunda avukat olarak çalışıyor, akşamları eve gelip yemeğimi yiyor, diziler izliyor, babamla siyaset, annemle komşular hakkında nadiren konuşuyordum. Her şey düzgün, kibar ve sakin görünüyordu. Ancak bu özenle kurulmuş düzenin tek bir eksiği vardı – kendi mutluluğum bir türlü gelmiyordu.

Annemle babam sürekli “Ayşegül, hayatını kur artık! Mutlu ol!” diye baskı yapıyordu. Ama sonra her erkekle tanıştığımda onu parça parça ediyorlardı: Biri kaba, öbürü fazla sessiz, diğeri yeterince eğitimli değil… Tüm bunları “sevgiyle” yaptıklarını söylüyorlardı tabii; alaylar, iğnelemeler, küçük düşürmelerle dolu bir sevgiydi bu. Ben ise susuyordum. Çünkü onları seviyordum. Üzmek istemiyordum. Sanki başkasının hayatını yaşıyor, tertemiz tutulmuş bu hayata misafir gibiydim.

Sonra bir gün, sonbahar yağmurlu bir akşam, apartmanın önünde ıslak bir yumak gördüm. Minik, titreyen, kir içinde bir yavru kedi. Korku dolu gözleri vardı. Onu hemen kucağıma aldım, montumun içine saklayıp eve götürdüm. Bir kaseye süt doldurdum, açlıktan kıvranarak içti. Annemle babam yanıma geldi. Önce sessiz kaldılar. Sonra birden patladılar.

Bağırmaya başladılar. “Her yeri pisletir! Tüm duvarları tırmalar! Koltukları parçalar! Kokudan geçilmez, pire dolar eve!” Babam göğsünü tuttu, annem başından tutundu. Hemen o “yaratığı” atmamı ya da bir barınağa bırakmamı emrettiler. Babam internetten bir barınak adresi bulup zaferle önüme koydu. Sonra ikisi birden, neredeyse zorla, beni kedi taşıma çantasıyla kapının önüne attılar. Avucuma da bir yüz lira sıkıştırdılar – “mama parası” diye.

Arabaya bindim. Kedi bana sokuldu, top olup uyuyakaldı. Cama bakarken aklıma birden düştü: “Kırk yaşındayım ve hiçbir şeyim yok. Kendi odam bile yok. Her şey onların. Ben bu hayatta sadece bir misafirim.” Boğazım düğümlendi, içimde bir ses yalvarıyordu: “Bir şey yap artık.” Tabletime uzandım, yakınımdaki bir stüdyo dairenin ilanını buldum. Aradım, anlaştım, kapora verdim, anahtarları aldım. Oraya gittim – barınağa değil.

Kediyi – artık adı Pofi’ydi – yastığın üstüne bıraktım. Yanına oturdum. Uzun yıllar sonra ilk kez kendimi evimde hissettim. Anne-babamın dairesinde değil, gösterişli bir evde değil, küçük, yabancı, kiralık ama kendime ait bir yerde. Kimse kiminle görüştüğümü, nereye gittiğimi, niye geç kaldığımı sormuyordu. Önemli olan kirayı ödememdi. Ve ben seve seve ödüyordum.

Sonra beklenmedik bir şey oldu. Pofi’yi gezdirirken apartmanın önünde bir adamla karşılaştım. Mehmet. Elektrikçiydi, duru yüzlü, sakin gözleri olan, samimi biri. Bir konuşma başladı, sonra kahveye davet etti. Kahve, uzun akşam sohbetlerine dönüştü. Ve her şey kendiliğinden ilerledi – alaylar, tahliller, dayatmalar olmadan.

Anne-babama arada arıyordum. Her şeyin iyi olduğunu söylüyordum. Bağırmaya başladıklarında telefonu kapatıyordum. Belki ileride daha sık görüşürüz. Belki anlarlar. Belki de anlamazlar. Önemli olan, artık bir hayatımın olmasıydı. Şımarık bir kediye dönüşen Pofi, Mehmet, yeni alışkanlıklarım, sessizlik ve özgürlüğüm… Ve her şey, o soğuk akşam, kurtardığım bir yavru kediyle başlamıştı.

Bazen hayat böyle başlıyor işte. Bir parça merhametle. Başkasına… Kendine… Ve o boğucu yerden çıkıp, ilk nefesini aldığın yere doğru atılan ilk adımla.

Rate article
Lifequest
Kırk Yılın Ardından: Islak Yavru Kediyle Başlayan Yeni Bir Hayat