Bugün gece yatmak üzereydim ki kapı çaldı. İsteksizce sabahlığımı üstüme alıp kapıyı araladım. Karşımda eski eşim Ahmet duruyordu.
“Sen mi?” diye şaşkınlıkla mırıldandım, gözlerimi kısarak. “Ne istiyorsun?”
“Seninle konuşmam lazım. Girebilir miyim?” diye yapmacık bir gülümsemeyle sordu. “Sonuçta burada yabancı değilim.”
İsteksizce kenara çekildim. Ahmet içeri girdi, salona geçip koltuğa oturdu ve etrafına şöyle bir baktı.
“Görüyorum ki hiçbir şey değişmemiş,” diye homurdandı. “Ne bir tadilat, ne bir rahatlık. Sanki zaman donmuş.”
“Bana böylesi de iyi. Kontrole mi geldin? Yoksa badana ve boya parası mı vereceksin?”
Artık ona karşı dobra konuşmaktan çekinmiyordum. Eskiden evet, sabreder, pürüzleri törpüler, lafını esirgerdim. Ama şimdi? Neden yapayım? Zaten çoktan yabancılaşmıştık, hatta düşman sayılırdık. Kızımız Elif ise artık büyümüş, kendi hayatını yaşıyor ve bizimle pek görüşmüyor.
“Güzel kokuyor,” diye birden konuyu değiştirdi Ahmet. “Akşam yemeği mi pişiriyorsun? İkram etmez misin?”
Belli ki birkaç ay önce yeni eşi olan Derya’dan ayrılmıştı. O kadın için bir buçuk yıl önce bizi terk etmişti.
O gece hâlâ gözümün önünde. Ahmet işten gelmiş, sessizce eşyalarını toplamaya başlamıştı.
“Her şey bitti, gidiyorum,” demişti. “Uzun zamandır başkasıyla beraberim. Sen biliyordun, sadece görmezden geldin. Bıktım artık.”
O an donup kalmıştım. Ama biliyordum. Ahmet’in ofisindeki yirmi yaşındaki stajyer Derya, onun aklını çelmişti. En yakın arkadaşım, aynı şirkette çalışan Gizem, her şeyi anlatmıştı. Ama ben gururumu yutup, geçici bir heves uğruna aileyi dağıtmamıştım. “Hızlı geçer,” diye düşünmüştüm. Geçmedi.
Ahmet gitti, bir ev tuttu ve boşanma davası açtı. “Dürüst” bir adam olarak, ortak evdeki hissesinden vazgeçti.
“Sen ve Elif oturun. Bana bir şey gerekmez,” demişti o zaman.
Geceleri ağladım. Onu geri dönmeye ikna etmeye çalıştım. Ama o soğuk ve kendini beğenmişti.
“Sonunda aşık oldum,” diyordu. “Bu gerçek. Bizim aramızda ise boşluk var.”
O zor günlerde bana sadece kayınvalidem Fatma Hanım destek olmuştu. Zaten hasta yatıyordu ve ben ona elimden geldiğince yardım ediyordum: doktor randevuları, ev işleri, eczane koşuşturmaları… Ahmet ise seyrek uğruyordu, “yeni ailesi” vardı.
Fatma Hanım tamamen benim tarafımı tuttu. Oğlundan soğumuş, onu görmek istemiyordu. Sonra onu da kaybettik. Ben son nefesine kadar yanında oldum, cenaze işlerini hallettim. Ahmet ise sadece törende göründü.
Cenazeden iki hafta sonra vasiyeti öğrendi. Annesi evini… ona değil, bana bırakmıştı.
“Ona yaranmak için yalakalık yaptın! Rol yaptın! Numara yapıyorsun!” diye bağırmıştı Ahmet.
Ben sessiz kaldım. Bu karar kayınvalidemindi. Ben rica etmemiş, zorlamamıştım. Sadece yanında durmuştum. İşte sonuç.
“Niye geldin?” diye sordum, Ahmet’in salonumda eski günleri düşünerek oturuşunu izlerken.
“Konuşmaya,” dedi neşeyle. “Emlak hakkında.”
Her şey açıktı. Ne bir özür, ne bir pişmanlık, ne de kızımız hakkında bir cümle. Sadece metrekareler ve kişisel rahatı. Onu hep tek bir şey ilgilendirmişti: kendi konforu.
“Zaten söyledim, Fatma Hanım’ın evinde kalabilirsin, canın istediği kadar. Satmaya niyetim yok.”
“Olmaz!” diye burun kıvırdı. “Başkasının insafına kalmak istemiyorum. Kendi evim olsun istiyorum.”
“Öyleyse al. Kimse engel olmuyor,” diye sakince cevap verdim.
“Alacağım,” diye sırıttı. “Ama önce bu evi satacağız! Parayı paylaşacağız.”
Yavaşça başımı kaldırdım:
“Olmaz Ahmet. Bu ev benim. Tapu bana geçeli iki yıl oldu.”
Ahmet ayağa fırladı.
“Ne?! Tapu mu?! Her şeyi ayarlamışsın! Sen… sen…”
“Ben sadece yedekte beklemekten yorulmuş bir kadınım,” diye lafını kestim. “Gittiysen git zaten. Şimdi ricam: bir daha gelme. Baskı ya da şantaj deneme. Artık özgürüm. Ve mutlu olacağım. Sensiz.”
Ahmet koridorda durdu, arkasını döndü, çarpık bir gülümsemeyle:
“Ama bir zamanlar beni sevmiştin… Bana şarkılar söylerdin…”
Kapıyı sessizce kapattım ve fısıldadım:
“O zaman gerçek duyguların ne olduğunu bilmiyordum. Ama şimdi öğreneceğim. Her şey daha yeni başlıyor.”
Ve uzun zamandır ilk defa, içimde gerçekten bir hafiflik hissettim.




