Kedinin ‘Kızım’ Dediği Kadının Aslında Eşi Çıktığı Şaka ile Başlayan Dram

Bayram tatilinde arkadaşlarımın Antalya’daki evinde buldum kendimi. Sıcak bir ortamdı, her ne kadar çoğunu ilk kez görüyor olsam da. Herkes sohbet ediyor, gülüyor, masayı hazırlıyordu. Dikkatimi bir çift çekti: Elli beş yaşlarında bir adam ve en fazla yirmi yedi yaşında bir kız. Adam, asil duruşlu, ağarmış saçlarıyla; kız ise hafif, neşeli, odanın içine güneş gibi doğan bir gülüşle. Adları Mehmet ve Ayşe’ydi. Kız sürekli ona “babacığım” diye hitap ediyordu. Ben de saf gibi oturup iç geçiriyordum: “Baba ve kızı arasında ne kadar içten bir bağ var,” diye düşünüyordum.

Ama onlar eve gitmek için hazırlanırken, Ayşe gülerek açıkladı: “Oğlumuz bizi bekliyor, biz olmadan uyuyamaz.” Açıkçası şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Gittikten sonra sessizce ev sahiplerine sordum: “Bu nasıl oluyor? Hangi oğul? Yoksa bunlar karı koca mı?” Onaylayan bir baş hareketiyle cevap geldi. Evet, karı kocaydılar. Evet, ortak bir oğulları vardı. “Babacığım” dediği ise sadece bir şakadan ibaretti. İlişkilerinin başında, henüz yeni tanışırlarken, marketteki tezgahtar Ayşe’yi Mehmet’in kızı sanmıştı. O günden beri bu şaka devam etmiş, önce gülmek için, sonra da alışkanlıktan.

Sonra bana hikâyelerini anlattılar. Önce bir fıkra gibi gelen, ama sonunda mutluluğun yaşla sınırlı olmadığını kanıtlayan bir hikâye.

Mehmet eskiden ressamdı. Yetenekli ama, çoğu sanatçı gibi, düzensiz bir hayatı vardı. İki evlilik geçirmiş, yetişkin bir kızıyla da ilişkisini kaybetmişti. Alkole düşkünlük, kronik yalnızlık ve hayatın kendisini ıskaladığı hissi… Kırk beş yaşında bir anda durup kendine baktı ve “Artık böyle olmayacak” dedi. Resim yapmaya başladı ama alıcı bulamadı. Sonra bir tesadüf: Henüz yirmi iki yaşında Ayşe. Mehmet bile anlamlandıramıyordu, bu kız onda ne bulmuştu? Ne yakışıklıydı, ne modaydı, ne de parası vardı. Ama Ayşe bir baktı ve kaldı.

Onun sevgisi bir nefes gibi geldi Mehmet’e. Onun için içkiyi bıraktı, kendine çeki düzen verdi, yeniden üretmeye başladı. Tabloları satılmaya, sonra sergiler açmaya, restoranlar için dekor çalışmaları yapmaya başladı. Para geldi, düzen, güven ve hayatın anlamı geldi. On yıl geçmişti şimdi. Lüks bir daireleri var, seyahat ediyorlar, oğullarını büyütüyorlar. O artık saygın ve varlıklı bir adamın eşiydi. Oysa bir zamanlar onu sadece eski bir ceket giymiş, yorgun bir “amca” olarak görmüştü.

Tabii arkadaşları ve annesi deli olduğunu düşünmüştü: “Ayşe, ne yapıyorsun? Bu adam senin baban olabilir!” Belki o da şüpheye düştü ama kalbinin sesini dinledi. Ve yanılmadı. Mehmet onu şimdi bir mucize olarak görüyor. Hak etmediği bir armağan. Daha önce hiç olmadığı kadar iyi bir baba oldu. Şefkatli, sabırlı, çocuğuna bağlı. Onunla oyunlar oynuyor, kitaplar okuyor, parkta geziniyor. Hatta büyük kızıyla da ilişkileri düzeldi. Babasının değiştiğini görmüştü.

Bu “eşit olmayan evlilik”, üç yaş farkla evlenen pek çok çiftten daha mutlu ve sağlam çıkmıştı. Ben böyle hikâyelerle doluyum. Mesela İzmir’de tanıdığım bir şef var, ellisinde yirmi beş yaşındaki bir kızla evlendi. Daha önce mutfağa girmemişken, şimdi karısını bile sokmuyor: “Sinemaya git sen, şefe karışma!”

Çünkü kırkından sonra erkek en iyi koca olur. Artık koşturmuş, hatalar yapmış, doymuşlardır. Sessiz bir ev, aşk isterler. Aileleriyle geçirdikleri her anın kıymetini bilirler. Genç kadınlar da onlarla vakit geçirmekten keyif alır. Bu, boş muhabbetlerle tüketilen bir akran değildir. Hayatı görmüş, anlamış, korumasını bilen biridir. Öğretmen, destek, rehber olabilir. Aynı zamanda bir arkadaş ve sevgili.

Üstelik olgun erkekler harika babalar olur. Ben de örneğim. Sekiz yaşında bir kızım var, elli dört yaşındayım. Herkes, her zaman olması gerektiği gibi bir baba olduğumu söylüyor. Eskiden bilmiyormuşum. Olgunlaşmamışım. Şimdi tam zamanı.

Her sabah koşuya çıkıyorum. Moda olduğu için değil, yaşamak istediğim için. Uzun yaşamalıyım. Kızıma bisiklet sürmeyi öğretmeli, sınavdan zayıf aldığında destek olmalı, ilk randevusuna giderken yanında durmalıyım. İşte bu, yaşamak için en iyi sebep. Koltukta bira içip bahçe muhabbeti yapmak değil.

Kaptan Cousteau demiş ki: “Küçük çocuklar ömrü uzatır.” Yetmişinde bile çocuk sahibi olmuştu. Bu bir şaka değil. Küçük çocuğu olan bir erkek, durmak bilmez bir motordur. Formda, diri, hareketlidir. Çünkü yaşayacak bir sebebi vardır. Artık başka kadınlara bakmaz, kalbi doludur. Devletten şikâyet etmekle vakit harcamaz. Okulu, bisikletleri, dondurmayı düşünür. Evine, kendi insanlarına dönmek ister.

Elli yaşında iyi bir baba olmak kahramanlık değil, bir ayrıcalıktır. Ve bu, “parti kralı” ya da “mangal ustası” olmaktan çok daha değerlidir.

Genç eş büyüdükçe, aradaki yaş farkı silinir. Geriye sadece bir şey kalır: Aşk. Gerçek, olgun, emek verilmiş, saf bir aşk. Hâlâ şüphelerinEğer hâlâ “Acaba benden yaşça büyük biriyle evlenmek doğru mu?” diye düşünüyorsanız, Mehmet ve Ayşe’nin yanından geçerken bir bakın, çünkü onların mutluluğu size en güzel cevabı verecektir.

Rate article
Lifequest
Kedinin ‘Kızım’ Dediği Kadının Aslında Eşi Çıktığı Şaka ile Başlayan Dram