Yirmi yıl birlikte. Yirmi yıl aynı soyadı, aynı ev adresi, aynı iş yolculuğu. Şimdiyse ayrı sofralar. Sadece farklı yemekler değil—ayrı buzdolapları. Ayrı tencereler. Hatta tuz bile ayrı. İşte bu hale geldik.
Önce kavgalar vardı—şiddetli, bağırışlar ve kapı çarpmalarla dolu. Sonra barışmalar—yorgun ve neşesiz. Sonra… hiçbir şey. Ne kavga ne barışma. Boşluk. O, eskiden çalışma odası olan küçük odada uyuyordu. Ben, hâlâ “biz”ken paylaştığımız yatak odasında. Artık aynı evi paylaşan iki yabancıydık.
Boşanmaktan kimse bahsetmiyordu. Neden? Her şey zaten ortadaydı. Ben kendi hayatımı yaşıyordum. O da kendininkini. Tek başıma İzmit’teki bir kaplıcaya gidiyor, orada bir kadınla tanışıyordum. Aylin. Gülümseyen, sakin. Bana mektuplar yazıyordu. Ben de cevap veriyordum. Orada evde duymadığım kelimeler vardı: “anlıyorum”, “seni bekliyorum”, “kendine iyi bak”. Sonunda bir amaç bulduğumu sanıyordum.
Oysa o… Sessizdi. Pencereden dışarı bakıyordu. Gömleklerimi ütülüyordu. İşten gelince televizyonu açmıyordu—rahatsız etmemek için. Kendine ayrı yemek yapıyordu—pirinç pilavı, salata, bazen balık. Konuşacak bir şey kalmamıştı. Çünkü her şey söylendiğinde geriye sessizlik kalır. Ve bu sessizlikte, artık paylaşmak ya da iyileştirmek istemediğimiz bir acı vardı.
Sonra bir sabah. Her zamanki gibi. Ocak ayı, hafif bir soğuk, pencerenin dışında karın hışırtısı. O her zamankinden erken kalkmıştı. Mutfak serindi. Eski, düğmesi kopuk bornozunu giymiş, ocağı yakmıştı. Küçük bir tava koydu üstüne—taşınma hediyesi olan o eski tavayı. İçine bir yumurta kırdı. Küçük, düzgün, ortasında sarı bir yürekle. Bir anı gibi. Bir hatırlatma.
Ocak başında duruyordu, küçük, zayıf, saçları yorgun ve boyanmış, beyazın kenarlarda nasıl tuttuğunu izliyordu. Birden mutfak kapısında ben belirdim. Uykulu, tıraşsız, elimde bir fincanla. Çay alacaktım. Hiçbir şey özel değildi.
Ama onun bakışı özeldi. Hüzünlü. Sessiz. Ve içinde ne serzeniş ne kızgınlık vardı. Sadece bir rica. Neredeyse çocuksu. Tavayı hafifçe kaldırıp sordu:
– Yumurta ister misin?
Bu kadar basit. Ve bu kadar korkunç.
Donup kaldım.
Yüzüme bir anı seli çarpmış gibi oldu. İstanbul’un kenar mahallesindeki öğrenci evi. Tek yatak. Tek tencere. Bir yumurta—ikimize. Tek çatal, tek bardak. Ve o—renkli bornozuyla, gülerken başındaki saçları hoplayan kız. Ve sesi: “Koş, soğumadan!”
O zaman acıyla değil, bir kıvılcımla bakıyordu. Komik perçemli bir midilli gibi. Hafif, âşık, cesur. Ve ben—mutlu. Cebinde beş kuruş yok, ama her şeyin önünde olduğu hissiyle.
Şimdiyse iki buzdolabı. İki yatak. İki hayat.
Fincanı masaya bıraktım. Yanına gittim. Teflon tavanın sapından tutup ocağa geri koydum. Sonra—sarıldım. Sessizce. Sıkıca. Dikkatle.
Anlamadı önce. Dondu kaldı. Nefes bile almıyordu sanki.
Fısıldadım:
– Affet. Ne oldu bana bilmiyorum. Kafamda bir karanlık vardı. Bir uyku hali. Ama şimdi uyandım. Şu an. Lütfen affet.
Cevap vermedi. Sadece alnını göğsüme dayadı. Ben… belki ağlıyordum. Görmedi. Uzun boyluydum, o küçüktü. Görmesine gerek yoktu. Hissediyordu.
Ocakta ise o yumurta duruyordu. Yalnız, altın sarısı, minik tavanın içinde.
Hayat tuhaf bir şey. Bazen her şey yıkılır. Ama bazen—hatırlanır. Kalp, aklın unuttuğunu saklar. Bazen tek bir bakış yeter. Tek bir soru. Tek bir yumurta.
Bazen aşk, sadece bir küçültme ekidir. Küçük görünür. Bir kelime, bir hareket, bir tava. Ama aslında büyüktür. Sadece günlük telaşın, yorgunluğun, sessizliğin arasında saklanmıştır.
Ve eğer bir gün, ufacık da olsa ortaya çıkarsa—tut onu. Bırakma. Çünkü gerçek olan odur.




