Mutsuz bir tesadüf: Kaderin bir su birikintisinde belirişi
Mutfakta demlenmiş çaylarını yudumlarken ve çikolatalı pastadan dilimler yerken Ayşe ile büyükannesi Zehra Hanım sessiz bir akşamın keyfini çıkarıyorlardı. Yetmiş beşinci yaş günü elbette hafife alınacak bir şey değildi: Gürültülü aile yemeği geride kalmış, misafirler dağılmıştı ve şimdi ikisi baş başa, en samimi anı paylaşıyorlardı.
“Büyükanne, erkeklerin gözleriyle sevdiğini söylüyorsun ya,” dedi Ayşe, gözlerini kaçırarak. “O zaman açıkla bana, benimle ilgili sorun ne?”
“Seninle ilgili hiçbir sorun yok, canım,” diye karşılık verdi Zehra Hanım. “Akıllı, güzel, kibar bir kızsın. Daha ne olsun?”
“Öyleyse neden yalnızım? Yirmi beş yaşındayım artık… Arkadaşlarımın aileleri, çocukları var, bense… Sanki bir çıkmazdayım.”
“Daha doğru kişiyi bulamamışsın, hepsi bu,” dedi büyükanne tatlı bir gülümsemeyle. “Bir zamanlar biri vardı, adı neydi… Murat?”
“Vardı,” diye onayladı Ayşe. “Ta ki evli olduğu ortaya çıkana kadar. Geldiği gibi sessizce gitti.”
“Kovala diyene kadar haklıydın,” diye mırıldandı büyükanne, peçeteyi sıkarak. “Evlilere güven olmaz, onlar başkasının acısı demek. Doğrusunu yaptın. Ama mutluluğun seni bir gün bulacak, göreceksin.”
Ertesi sabah hafif bir ayaza uyandılar. Ayşe, yeni bej renkli pardösüsüyle işe yetişmek için acele ederken, su birikintileri ve buzlu yamalar arasında adımlarını ayarlıyordu. Düşünceleri çok uzaklarda gezinirken, aniden üzerine kirli bir dalga boşaldı.
Baştan aşağı sırılsıklam olmuştu. Pardösü bir anda gri-kahverengi bir renge büründü. Ayşe olduğu yerde donakaldı, gözlerinde biriken yaşları hissederek.
“Affedersiniz!” diye seslendi pahalı bir pardösü giymiş bir adam. “Lütfen, sizi fark etmedim. Sizi düşürdüm mü?”
“Özürleriniz beni ısıtmıyor!” diye hıçkırdı Ayşe. “İşe nasıl gideceğim şimdi?”
“Sizi götüreyim. Üstelik çamaşırhaneye de uğrarız. Pardösünüz temizlenir, söz veriyorum. Adım Emre, bu arada.”
“Ayşe…”
Ona yolda eşlik etti, arabanın kapısını açtı ve önce ofisine, ardından da çamaşırhaneye bıraktı. Gün, Emre’nin dönüşünü beklemekle geçti, ama Ayşe onun numarasını almayı unutmuştu. Şimdi endişeyerek düşünüyordu: Onu nasıl bulacaktı?
Akşam ofisten çıkarken bir taksi çağırmıştı ki bir ses duydu:
“Ayşe!”
Koşarak yanına gelen bir adam elinde bir buket çiçekle duruyordu. Murat. Aynı Murat.
“Konuşmamız lazım!”
“Konuşacak bir şeyimiz yok!” diye sertçe yanıt verdi Ayşe. “Karına git!”
“Öylece bırakıp gitmem,” diyerek kolundan tuttu. “Ayşe, beni dinlemelisin…”
“Elini çek!” diye gürledi bir ses.
Arkasında Emre duruyordu. Kararlı, güçlü, sert bakışlı. Omuzlarına temizlenmiş pardösüsünü attı ve Murat’a döndü:
“Bu benim kadınım. Ona dokunmaya cesaret etme.”
“Ne?” diye şaşkınlıkla mırıldandı Murat. “Ne zamandan beri?..”
“Sorun yok, Emre,” dedi Ayşe gülümseyerek. “Zaten onu tanımıyorum bile.”
Arabaya bindiklerinde, yavaşça fısıldadı:
“Teşekkürler. Beni kurtardın.”
“Önemli değil,” diye gülümsedi Emre. “Ama bu hizmet karşılığında en azından bir akşam yemeği beklerdim.”
“Ben ise en azından bir düğün hayal etmiştim,” diye yanıt verdi Ayşe.
Altı ay sonra, Zehra Hanım’ın yetmiş beşinci yaş gününü kutladığı evde, bu kez tüm aile Ayşe ve Emre’nin düğünü için toplanmıştı.
Ve sadece bir kişinin gözlerinde bilmiş bir ifadeyle gülümsüyordu: Zehra Hanım.
“Sana ne demiştim, Ayşecik?” diye fısıldadı torununa. “Kader, su birikintisinde bile karşına çıkar…”




