**Bir Gururun Bedeli: Yirmi Yıllık Sessizlik Bir Kucakta Eridi**
Postanede çalışmaya başladığımda pullar daha dille yapıştırılıyor, mektuplar ise parfüm kokardı. İnsanlar değişti, teknoloji ilerledi, ama ben hâlâ aynı sıralama gözlerine, aynı alışkanlıklara bağlı kaldım. Ölüm haberi taşıyan mektupları tanırım, vaftiz davetiyelerini de. Ama o kasvetli kasım günü elime geçen mektup, ayağımı kaydırıverdi.
Gri kâğıttan bir zarf. Gönderen adresi yok. Yazı ise o kadar tanıdıktı ki, hafızama kazınmış gibiydi. Tam yirmi yıldır görmediğim o el yazısı…
Masanın kenarına oturup titreyen parmaklarımla zarfı açtım. İçinde tek bir kâğıt. Ve sadece bir cümle:
*”Anne, eğer hâlâ hatırlıyorsan, yarın evleniyorum. Gelirsen sevinirim. Ayşegül.”*
Dizlerimin bağı çözüldü. Kalbim, gençliğimdeki gibi hızla çarpmaya başladı. Ayşegül… Kızım. Yirmi yıl önce kapıyı çarpıp giden kızım.
O gün, uzun zaman önce, her şey hem basit hem de korkunçtu. Ayşegül, Cemal ile evleneceğini söylemişti. Ama ben onu kabullenemedim. İşsiz, geleceği belirsiz bir hayalperest. Sanatçı. Aile babası olamazdı.
*”Eğer bu adımı atarsan, bir daha kapımı çalma,”* demiştim.
*”Öyleyse hoşça kal, anne,”* diye sessizce cevap vermişti.
O günden sonra ne konuştuk ne yazıştık. Ayşegül’ün bir oğlu olduğunu, başka bir şehre taşındıklarını duydum. Ama hiç gitmedim. Kutlamadım. Affetmedim. Özür de de dilemedim.
Ve şimdi… bu mektup. Sitem yok. Suçlama yok. Sadece bir davet. Adeta bir şans.
Bütün gece uyuyamadım. Yatağın kenarında oturup kendi kendimle kavga ettim. *”Ne diyeceğim ona? Gözlerine nasıl bakacağım? Ya beni geri çevirirse? Sonuçta o gitti…”*
Ama şafak sökerken başka bir his kapladı içimi: Gururumdan duyduğum yorgunluk. Ve dayanılmaz bir özlem. Kalktım, en güzel mantomu giydim, gençliğimdeki gibi başımı örttüm ve yola çıktım.
Kültür Merkezi’ne yaklaştığımda, girişte beyaz bir gelinlik içinde bekleyen bir kız gördüm. Uzaklara bakıyordu, sanki bir mucize bekliyormuş gibi. Beni görünce yüzü ışıldadı.
*”Anne?”*
Tek kelime edemedim. Sadece başımı salladım. Bir sonraki anda kollarına düşüverdim—sımsıkı, samimi, hasretle. Tıpkı özlenen insanların sarılışı gibi.
*”Affet beni, Ayşegül’üm,”* diye fısıldadım. *”Bunu beklemek uzun sürdü.”*
*”Ben de, anne,”* dedi kızım. *”Ama önemli olan geldiğin.”*
Bazen yeniden başlamak için büyük sözlere gerek yoktur. Bir adım yeter. Bir mektup. Ve bütün bu zaman sessizlikte bekleyen sevgi…




