**Dönüş ve İhanet**
Eylül, mutfakta çorbasını karıştırırken masadaki telefon kısaca öttü. En yakın arkadaşı Damla’dan bir mesaj gelmişti: “Kafeye gel, konuşmamız gereken şeyler var.” Kuru ve net bir yazıydı. Eylül hemen aramayı denedi ama Damla açmadı. İçinde bir burukluk hissetti ama gitmeye karar verdi. Ocağı kapattı, üstünü değiştirdi ve yarım saat sonra sevdikleri kafenin kapısından içeri adımını atıyordu. Köşedeki masada Damla oturuyordu. Yanında ise Eylül’ün kocası, Onur… Durum, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktı.
“Damla?! Onur?!” Eylül’ün sesi titriyordu, tıpkı elleri gibi.
Damla gözünü bile kırpmadan Onur’un dizlerine oturdu ve yüzüne yaklaştı. Onur ayağa kalkmaya çalıştı ama Eylül çoktan dönmüş ve çıkmıştı bile.
Bu sahne bardağı taşıran son damla oldu. Daha önce de şüpheler, tuhaf davranışlar, Onur’un işte “fazla mesai”leri vardı. Ama bunu yapanın çocukluk arkadaşı olması… Her şeyi yerle bir etmişti. Hem kalbini hem de güvenini.
Damla ile Eylül, küçük bir Anadolu kasabasında birlikte büyümüşlerdi. Damla yetimdi; annesi ortadan kaybolmuş, babasını hiç görmemişti. Onu sadece sessiz bir nine büyütmüştü. Eylül ise sevgi dolu bir ailenin göz bebeğiydi. Ailesi sık sık Damla’yı da yanlarına alır, pikniklere, sinemaya, panayırlara götürürdü. Damla onlara âdeta yapışmıştı. Çocuklukları hep bir “biz”di: Birlikte ağaçlara tırmandılar, saklambaç oynadılar, büyük şehre kaçma hayalleri kurdular.
Ve Eylül başarmıştı. Tıp fakültesini bitirmiş, varlıklı bir iş adamının oğlu olan Onur ile evlenmiş, güzel bir evi ve doktorluk işi vardı. Damla ise kasabada kalmış, bir ayakkabı mağazasında çalışıyordu. Eylül ona taşınmayı teklif ettiğinde ise hiç düşünmeden kabul etmişti. Onur bile ona kiralık bir ev bulmasına yardım etmişti.
Eylül o zaman bilmiyordu ki Onur ve Damla zaten gizlice konuşuyorlardı. Onun istasyonda karşıladığını… Arkasından bir ilişkinin başladığını… Her şey sonradan ortaya çıktı. Önce kocasının soğukluğu, sonra Damla’nın o kafe mesajı ve ardından asla unutamayacağı o sahne…
Bir ay sonra Onur boşanma davası açtı. Damla, Eylül’ün evine yerleşti. Eylül ise dişlerini sıkarak memleketine döndü. Kasaba hastanesinde pratisyen doktor olarak işe başladı, küçük bir oda kiraladı. Orada onu başhekim buldu. Eski bölüm başkanı emekli oluyordu ve yerine Eylül’ü önerdi.
Bir gün vizit sırasında yeni bir hasta ile karşılaştı: Sessiz, vakur, güler yüzlü bir adam… Levent Bey. Yüzü bir yerden tanıdık geliyordu ama çıkaramıyordu. Sonra konuşurlarken adam aniden güldü:
“Sen o ağaçtan düşerken tuttuğum kız değil misin?”
Eylül dondu… Anı bir anda canlandı. Çocukken okuldan dönerken Damla ile bir karaağaca tırmanmışlardı. Eylül’ün eteği dallara takılmış, korkudan donakalmıştı… Sonra güçlü kollar onu dalların arasından yakalamıştı. Ve bir ses: “Niye çıktın ki? Tehlikeli bu…”
Şimdi aynı ses yanı başındaydı. Ve içinde, uzun zamandır hissetmediği bir huzur vardı.
Birkaç hafta sonra Levent taburcu olma kutlamasına onu davet etti. Önce tereddüt etti ama sonra kabul etti. Ve her şey kendiliğinden gelişti. Yakınlaştılar, daha sık görüşmeye başladılar. Kısa süre sonra da evlendiler.
Şimdi Eylül, Levent ile şehir dışında büyük bir evde yaşıyor. İkiz oğulları var. Ailesi mutlu. Ve hayatı nihayet anlam buldu.
Peki ya Damla? Kasabaya döndü ve ninesinin evinde yaşıyor. Onur ona kısa sürede soğudu ve kapı dışarı etti. Şimdi bir manavda çalışıyor derler. Kızgın ve mutsuz. Oysa hayat, fırlattığın taşın sana geri dönmesi gibidir… Ve bazen çok acıtır.




