— Ayşe, bir dakika konuşabilir miyiz? — diye iç çekti Murat, karısı yüzüncü kez mutfakla yemek masası arasında mekik dokurken, gelen misafirler için mezeler hazırlıyordu.
— Tabii, Murat, bir şey mi oldu? — diyerek döndü, ellerini önlüğüne sildi.
— Yine başladın… ‘Murat’ mı? Kaç kere söyledim, böyle konuşma, kulağa çok kaba geliyor. Senin köy ağzın, o ‘k’ları ‘g’ yapışın… Dinle, gerçekten tahammül edilmez. Belki köyde böyle konuşuyorlardır, ama burası İstanbul.
— Nerede büyüdüğümü hiç saklamadım zaten. Bizde böyle konuşulur. Kimi ‘geliyom’ der, kimi ‘gidiyom’. Siz de ‘öyleymiş’ diye düzeltirsiniz. Peki ‘Muratçığım’ neden ‘Ayşecik’ten daha kötü?
— Anlamıyorsun. Bu akşam bizimle oturmanı istemiyorum. İş görüşmesi gibi olacak, arkadaşlarım önemli insanlar. Sen… kusura bakma ama onlar seviyesinde değilsin.
Ayşe dondu kaldı. İçi buz kesti.
— Nasıl ‘seviyesinde değilim’? Tırnaklarım mı beğenmedin? Gelin Selma’yla Sibel’le çocuk fotoğrafı paylaşırken gülüşmelerimiz mi basit geldi? Onlar da iş analisti değil ki!
— Sen anlamazsın. Onlar… düzgün ailelerden. Sen ise… — Murat duraksadı. — Arkadaşlarımın yanında mahcup oluyorum.
— Mahcup mu? Hastanelerde peşinde koştuğumda rahat mıydın? Köyden dönerken bagajı annemin turşularıyla doldurduğumda mı sorun oldu? Ama şimdi misafir ağırlayacaksan, ben ‘uygun değilim’ öyle mi? — önlüğü fırlatıp yatak odasına yürüdü.
— Ayşe, bekle, hemen fevri davranma… — diye seslendi, ama kapı çoktan çarpılmıştı.
Bilmiyordu ki Ayşe her kelimesini duymuştu. Evden çıkışını dinledikten sonra yatağa çöktü, yüzünü elleriyle kapattı. Öfke ve acı boğazında düğümlenmişti. Kaç kez uyarmışlardı — “Köylü kızı, şehirli kariyeristin kıymetini bilmez” diye. Ama o inanmıştı. Onun sevgisine. İyiliğine. Üstelik bugüne kadar hiç şüphe uyandırmamıştı.
Son sınıfta tanışmışlardı. Ayşe kütüphanecilik, Murat iktisat okuyordu. Sessiz, içine kapanık, biraz da sakardı. Kızlar arkasından ‘inek’ diye dalga geçerken, Ayşe’nin merhameti tutmuştu — sebepsiz yargılamayı sevmezdi.
Sonra, kütüphanede birkaç kez karşılaştılar. O kekeliyor, telaşlanıyor; o ise sakin, yumuşak bir sesle, “Derin bir nefes al, yavaşça konuş” demişti. Böyle başlamıştı her şey. Sonra randevular, uzun sohbetler, destek… O, onun yanında açılmıştı. Birkaç yıl sonra en kuşkulu akrabaların bile onayladığı bir düğün…
Şimdi mi?
— Demek kimsenin umrunda değilken ben değerliydim, ama ‘adam’ olunca yük mü oldum? — diye düşündü acıyla ve bavulunu çıkardı.
Kız kardeşini aradı, durumu kısaca anlattı. Hemen “Bizde kal” dedi. Eniştesi ve yeğenleri sevinmişti.
— Ne yapacaksın? — diye sordu ablası.
— Köye döneceğim. Kütüphanede boş kadro varmış. Küçük bir ev tutarım. Eşyaları sonra nakliyecilerle getirtirim. Önemli olan gitmek.
Telefon çaldı. Ekranda ‘Murat’ yazıyordu.
— Nerede kaldın?! Misafirler iki saate gelecek, evde yemek yok, sen yoksun!
— Canım, eğer ben senin ‘seçkin’ arkadaşlarınla aynı masaya oturacak kadar şık değilsem, yemeği de daha zarif biri hazırlasın artık. Kendin idare et. Ben gidiyorum.
— Ayşe, aklını mı kaçırdın?!
— Hayır. SENİN hayatından çıkıyorum. Yarın boşanma davası açacağım.
Aramayı kapattı ve vakit kaybetmeden sosyal medyaya girdi. Kısa ama çarpıcı bir paylaşım yaptı: “Bir akşam nasıl ‘sevilen eş’ten ‘aile ayıbı’na dönüştürüldüğümü anlatıyorum.”
İlk tepki, Murat’ın arkadaşlarının eşlerinden geldi. Hepsi Ayşe’nin yanındaydı. Sonra işler karıştı. Arkadaşları bile yazmaya başladı: “Vay be, Murat’tan beklemezdim.” Murat ise öfkeli bir mesaj attı: “Benim insanlarla aramı bozdun.”
Kimseyi incitmeyeceğini mi sanmıştı? Arkadaşlarının eşleri, aynı köylerde büyümüş o ‘gaybetalar’, kendilerini o ‘basit’ sözlerde bulmayacak mıydı?
— Bilerek mi yaptın? Hayatımı mahvetmek mi istedin?
— Sen kendi hayatını, beni yanında layık görmeyip saygıyı kestiğin anda mahvettin. Beni hiç tanımamışsın, Murat.
— Senin gibi birine kim bakar şimdi?
— O zaman neden hakimden arabuluculuk istedin?
Dönüp uzaklaştı.
— Saçma bir şey yüzünden aileyi dağıttın.
— Eğer ‘aşağılanmayı’ saçma buluyorsan, ya zalimsin ya aptal. İkisiyle de yolum ayrı.
Ayşe, ablasının evine doğru yürüyordu. Babası ev tutmaya söz vermişti. İş de olacaktı. Sevgiye gelince… elbet yeniden bulurdu. Önemli olan, artık şunu bilmekti: Minnettarlık ve saygı, aşk kadar önemlidir.




