Gelecek Daha Parlak: Geri Dönen Zaman

Kasım ayının soğuk bir akşamında, nem ve dökülmüş yaprakların kokusuna bulanmış Dere kasabasında, İbrahim eski bir antikacının vitrininde durdu. Küçük, zarif, aşınmış yüzü ve ince kadranlarıyla saatler geçmişe dair fısıltılar gibiydi. Dedelerini, çocukken büyülenmiş gibi dişlilerin hareketini izlediği günleri hatırlattı ona. İbrahim, saatlerin ibrelerinin yavaşça ilerleyişini seyrederken birden fark etti: Acele etmek istemiyordu. Şimdi değil. On sekiz yılını geride bıraktığı o yere doğru değil. İçinde her şey çoktan karara bağlanmıştı ama dışarıda gri bir yağmur, kirli su birikintileri ve kalbini sızlatan bir soğuk vardı.

Mahkeme salonuna çeyrek saat geç kaldığında girdi. Neredeyse eski eşi, Jale, pencerenin yanında oturuyor, ellerini dosyaların üzerinde birleştirmişti. Yüzü sakin, ama kağıdın köşesini buruşturan parmakları gerginliği ele veriyordu. Ona bakmıyor, kızmıyordu—sadece bekliyordu, sanki bu onların hikâyesinin sonu değil de sıradan bir iş görüşmesiydi. İbrahim, ilk evlerinde birlikte mobilya kurdukları günleri hatırladı: tartışmışlar, gülmüşler, yerde çay içmişlerdi. Bu anı bir cam kırığı gibi battı yüreğine, yutkundu, kelimeler bulamadı.

Hakim, pencereden esen rüzgar kadar çabuktu. Sorular, imzalar, mühür—hepsi on dakikadan az sürdü. Sanki birlikte geçirdikleri yıllar—tatiller, kavgalar, eski bir battaniyenin altındaki geceler—birkaç resmi işlemin içine sığabilirdi.

Çıkışta Jale:

“Notere gidip belgeleri tasdik ettirmeyi unutma. Bugün.”

İbrahim başını salladı. “Özür dilerim” demek istedi, ama ne için bilemedi. “Teşekkür ederim” demek istedi, ama bir sebep bulamadı. Bunun yerine zorla çıkardı:

“Sen… güzelsin.”

Jale ona bir yabancıya bakar gibi baktı ve uzaklaştı. Adımları yağmurun gürültüsüne karışırken, kokusundan bir iz havada asılı kaldı—geçmişlerinin bir hayaleti gibi.

Boş mahkeme koridorunda öylece durdu İbrahim. Bir yerde bir kapı çarptı, biri öksürdü, biri telefonda konuşuyordu. O ise düşündü: “Bu bir son mu? Yoksa bir başlangıç mı?”

Eve gitmek yerine dedesinin eski atölyesine yöneldi, zamanın donmuş gibi durduğu Dere’nin o köhne köşesine. Alçak tavanlı küçük oda makine yağı ve toz kokuyordu. Raflar vidalarla dolu kavanozlar, yay kutuları ve saatçilikle ilgili eski bir posterle doluydu. Atölyenin anahtarı hâlâ eski cüzdanının yıpranmış cebindeydi. Kapıyı açtı, ışığı yaktı. Lambanın titreyip sönmesiyle her yer tanıdık sarı bir ışıkla doldu, çocukken gözlerini yoran o ışıkla.

Duvardaki saat tıkırdıyor, hayatının ritmini tutuyor gibiydi. İbrahim eski masaya oturdu, elini pürüzlü yüzeyinde gezdirip çentikleri, çizikleri hissetti. Elleri titriyordu—korkudan değil, aniden tekrar bir anlam bulduğu için. Çekmeceden yıllar önce tamir edemediği eski saati çıkardı. Parçalarına ayırdı, dişlileri kumaşın üstüne döktü, derin bir nefes alarak topladı. Kurdu. Tik. Bir tik daha. Ve birden—saat fısıldamaya başladı: “Hâlâ buradayım.”

Ertesi gün yine geldi. Sonra bir daha. Üç hafta sonra eski tabelayı yeni bir taneyle değiştirdi: “Atölye açıktır.” Kağıt eğri bir bantla asılıydı ama sağlam duruyordu, sanki tam olması gereken yerdeydi.

İnsanlar ona doğru akmaya başladı. Yaşlı kadınlar, gözlerinde ihtiyatlı bir umutla antika saatler getirdi. Pahalı mekanizmaları olan erkekler, saatin bozulması dünyalarını alt üst etmiş gibi şaşkınlıkla geliyordu. Gençler tuhaf fikirlerle çıkageliyordu: “Kadran ışık saçabilir mi?” İbrahim onaylar, hazinelerini eline alır ve tamir ederdi. Sessizce dinlerdi. Bazen insanlar saatlerden değil, kayıplarından, boşanmalarından, içlerinde kırılan şeylerden konuşurdu. O bir vida yerleştirir, mekanizma yeniden canlanırdı.

Bir gün, ince yapılı, kestane saçlı, hafif gülümsemeli bir kız geldi. Adı Zehra’ydı. Babasının eski saatini getirmişti—çizikler içindeki kasa, donup kalmış akrep ve yelkovan. İbrahim’e, o eşyanın geri getirilemeyeceğinden korkuyormuş gibi kuşkuyla bakıyordu.

“Yapabilir misiniz?” diye usulca sordu.

Başını salladı. Uzun süre, ara vererek çalıştı, sanki mekanizmayı değil de onun sessiz hüznünü dinliyordu.

Bir ay sonra Zehra geri geldi. Saati değil, içinde sıcak çay ve ev yapımı börek olan bir paketle. Sonra bir daha geldi, sebepsizce. Bir gün birlikte bir vida kutusunu ayırırken birden:

“Sen sadece saat tamir etmiyorsun,” dedi. “İnsanları da tamir ediyorsun. Parça parça. Fark ettirmeden.”

İbrahim güldü—nezaketen değil, içinden geldiği için. Mahkemedeki o gri günde donan kalbi yavaşça çözülüyordu.

Bir yıl sonra, Zehra için tamir ettiği o saat, ortak evlerinde tıkırdamaya devam ediyordu. Yanında kitaplar, kurutulmuş papatyalarla dolu bir vazo ve nehir kenarındaki bir gezintiden kare duruyordu. İbrahim hâlâ gecikiyordu—sebze pazarına, trene, akşam sohbetlerine, artık sıcak ve canlı görünen bu yeni hayata.

Zehra sorduğunda: “Neredeydin?”

“Zamanın yeniden canlandığı yerdeydim,” diyordu. “Onu kaybetmediğin, bulduğ”Ve o andan sonra, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu.”

Rate article
Lifequest
Gelecek Daha Parlak: Geri Dönen Zaman