Artık Yalnızlıktan Korkulmayan Bir Dünya

Sabah ölü gibi sessizdi. Apartman koridoru her zamanki gibi havasız ve bayat kokuyordu—kedi maması, eski plastik ve tatlımsı bir şey, belki bayat mandalina kabuğu ya da ucuz parfüm. Aylin alnını soğuk kapı çerçevesine dayadı ve duraksadı, komşu dairenin balkon kapısının tekrar çarptığını duydu. Bu hafta üçüncü kez. Rüzgardan değil, sinirli, keskin bir ses—bir çığlık gibi, sanki aralarındaki duvar incelmişti.

Burnunu çekti. Soğuktan değil, yorgunluktan. Eskimiş, topukları aşınmış gri spor ayakkabılarını giydi—onun “görünmez zırhı.” İçi dağılmış olsa da, dışarıda bütün duruyordu.

Dördüncü kattaki komşu, tuğla tozu renginde bıyıklı ve mavi eşofmanlı olan, gölge gibi yanından geçti. Bir keresinde koridorda durdurmuştu: “Yalnız olmak sıkıcıdır herhalde, değil mi?” O günden beri sesi, paslı bir çivi gibi, içine batıyordu.

Otobüs her zamanki gibi gecikmişti. Islak mont, bira ve umutsuzluk kokuyordu içerisi. Parmakları beyazlaşana kadar tutundu ve camdaki silik yansımasına baktı: solgun yüz, göz altındaki morluk, omuzdan düşen gri pardösü. Sanki her şey yanlış yerdeydi. Annesi, “Bir hayalet gibi geziyorsun,” derdi. Ama annesi bunu bilmiyordu—günlerin birbirine karıştığı, ne başının ne sonunun göründüğü bu gri hayatı.

Ofis bomboştu. Neredeyse herkes uzaktan çalışıyordu. Sadece evden daha kötü hissedenler kalmıştı. Burası en azından güvenliydi. Soğuk. Boş. Ama güvenli.

Öğlen arasında, iş merkezinin bahçesine çıktı. Sigara içmiyordu. Sadece durdu. Güvenlik görevlisi yanından geçti, her zamanki gibi görmezden geldi. Cebindeki telefon titredi. Annesi.

“Anne, işteyim.”

“Yine yalnızsın. Bir yere çıksana, biraz dolaş.”

“İşim var.”

“Aylin, bu yaşamak değil. Otuz iki yaşındasın—”

“Sonra konuşuruz, anne.”

Kızgınlıkla değil, artık açıklamaya gücü kalmadığı için kapattı.

Dönüş yolunda markete uğradı. Peynir, poğaça ve naneli çay aldı. Kasada yaşlı bir adam gülümsedi ve sessizce öne geçmesine izin verdi.

“Teşekkür ederim,” dedi. Sesi rahat, sakin çıktı—kendisi bile şaşırdı.

Eve döndüğünde, daha akşam olmamıştı ama içerisi karanlıktı. Avizeyi değil, yıllar önce asılan renkli ışıkları yaktı. O yılbaşı gecesi her şey daha farklıydı. Basit. Neşeli. Sıcak. Telefondan müzik açmışlar, yanık tost yemişlerdi. Şimdi tek başınaydı.

Yere oturdu, duvara yaslandı. Buzdolabı tıkırdadı—evin hâlâ canlı olduğunu hatırlatırcasına. Korkmadı. Sadece derin bir nefes aldı. Artık sesler düşman değildi. Şahitleriydi.

Telefonunu açtı. Ses kayıtları klasörüne girdi. “Ses.” On beş dosya. “Ben seninleyim,” “Her şey yoluna girecek,” “Sen özelsin,” diyordu. Son kayıt ise—bağırışlar, küfürler, sert bir ses—kapı mı, yumruk mu, yoksa kalp mi?

Aylin “sil” tuşuna bastı. Eli titremedi.

Penceresini açtı. Kirli, sonbahar kokan havaya uzandı. Balkon kapısı tekrar çarptı. Gülümsedi.

“Çarpsın,” fısıldadı.

Çay demledi. Poğaçaları beyaz bir tabağa dizdi. Masaya oturdu. Bilgisayarını açtı. Boş sayfaya ilk cümleyi yazdı:

“O gün yalnız olmaktan korkmadım—ilk kez yaşadığımı hissettim.”

Ve bu, kırık dökük olan bu dünyanın artık düşman gibi görünmemesine yetti. Çünkü şimdi—onundu. Mükemmel değil, neşeli değil. Ama onun.

Rate article
Lifequest
Artık Yalnızlıktan Korkulmayan Bir Dünya