Sabah ölümcül bir sessizlikle uyandı. Apartmanın girişi her zamanki gibi bayat hava kokuyordu—kedi maması, eski plastik ve tatlımsı, yapış yapış bir şey; sanki küflenmiş mandalina kabuğu ya da ucuz bir parfüm. Elif alnını soğuk kapı çerçevesine dayadı ve komşu dairenin balkon kapısının üçüncü kez çarptığını duydu. Bu ses sadece rüzgârdan değildi. Bir çığlık gibiydi, duvarın ötesinde bir kavganın yankısı, sanki arada incecik bir perde kalmıştı.
Burnunu çekti. Soğuktan değil, bitkinlikten. Eski, topukları ezilmiş spor ayakkabılarını çekti—onun “görünmez zırhı”ydı. Onları giydiğinde kimse fark etmezdi ama bir şekilde toparlanmış hissederdi. İçi paramparça olsa da.
Dördüncü kattaki komşusu, tuğla tozu rengi bıyıkları ve mavi eşofmanıyla gölge gibi kayıp geçti. Bir zamanlar ona, “Tek başına sıkılıyorsundur herhalde, değil mi?” diye takılmıştı. O günden beri sesi, paslı bir çivi gibi tırnak altına batıyordu.
Otobüs yine gecikti. İçi ıslak mont, bira ve ekşi bir çaresizlik kokuyordu. Elif elindeki tutacağı öyle sıkı kavradı ki parmakları beyazlaştı. Camdaki bulanık yansımasına baktı—solgun bir yüz, göz altındaki morluk, omzundan düşmüş gri paltosu. Sanki her şeyin yanlış yerindeydi. Annesi “Sen kendi gölgen gibisin” derdi. Ama annesi bilmiyordu, günlerin birbirine karıştığı, gri bir bulamaç içinde ne baş ne son olduğunu.
Ofis bomboştu. Neredeyse herkes evden çalışıyordu. Onun gibi evi ofisten beter olanlar kalmıştı. Burada en azından azarlar yoktu, tabaklar duvara fırlatılmıyordu, gözler üzerinde delik açmıyordu. Burada güvendeydi. Soğuktu. Boştu. Ama güvendeydi.
Öğlen bir ara iş yerinin bahçesine çıktı. Sigara içmiyordu. Sadece durdu. Güvenlik görevlisi yanından geçerken görmezden geldi—her zamanki gibi. Cebindeki telefon titredi. Annesi.
“Anne, işteyim.”
“Yine yapayalnızsın. Çıkıp biraz gezip dolaşsan.”
“İşim var.”
“Elif’im, bu yaşamak değil ki. Otuz iki yaşındasın…”
“Sonra konuşuruz anne.”
Sinirle değil, artık açıklama yapacak gücü kalmadığı için kapattı.
Dönüş yolunda markete uğradı. Taze peynir, simit ve nane çayı aldı. Kasada yaşlı bir adam durdu. Gülümsedi ve onu öne geçirdi.
“Teşekkürler,” dedi Elif. Bu sözcük ne kadar hafif, ne kadar huzurlu çıkmıştı ağzından.
Eve vardığında henüz akşam olmamasına rağmen içerisi karanlıktı. Avizeyi yakmak yerine eski yılbaşı ışıklarını açtı—o kış, her şey farklıydı. Sadeydi. Neşeliydi. Sıcaktı. Kahkahalar atıyorlar, yanık tostlar yiyorlar, telefonlarından çalan müziği dinliyorlardı. Şimdi ise tek başınaydı.
Yere oturdu. Sırtını duvara dayadı. Buzdolabı bir kez tıkırdadı, evin hâlâ canlı olduğunu hatırlatırcasına. Korkmadı. Sadece derin bir nefes aldı. Artık sesler düşman değildi. Onlar sadece tanıklardı.
Telefonunu aldı. Ses kayıtları dosyasını açtı. “Ses.” On beş dosya. “Yanındayım, sen benim bir tanemsin,” “Her şeyi aşacağız,” “Sen farklısın,” diyordu. Son kayıt ise… anlamsız bağırışlar, küfürler, boğuk bir darbe—kapı mı? Yumruk mu? Kalp mi?
Elif “sil”e bastı. Eli hiç titrememişti.
Ayağa kalkıp pencereyi açtı. Kirli, sonbaharlı, gerçek havaya uzandı. Balkon kapısı yeniden çarptı. Dudaklarında bir gülümseme belirdi.
“Çarpsın,” fısıldadı.
Çayı demledi. Simitleri beyaz bir tabağa dizdi. Masaya oturdu. Bilgisayarını açtı. Boş bir sayfa açıp ilk cümleyi yazdı:
“O gün, yalnız olmaktan korkmadım—ilk kez yaşadığımı hissettim.”
Ve bu, paramparça, çarpık dünyanın artık düşman gibi görünmemesi için yeterli oldu. Çünkü artık o dünya onundu. Neşeli değildi, mükemmel değildi. Ama onundu.




