Otuz yedi ve bir gün: Çocuk değil, anne büyüyor
Alarm çalmadan önce uyandım. Pencerenin dışında ağır, sisli bir sessizlik vardı, sanki biri şehri ıslak bir örtüyle örtmüş gibi. Hava donmuştu, soğuktu, odanın içinde bile duvarlar nefesini tutmuş gibiydi. Ben de nefes almıyordum. Sadece yatıyordum ve bir şeylerin değiştiğini hissediyordum. Bir şey olmuştu, henüz ne olduğunu bilmiyordum.
Telefonuma baktım. 06:04. Bir bildirim. Elif. Okudum:
*”Günaydın anne. Emre’yle İzmir’e gittim. Lütfen beni arama. Sonra ararım.”*
Hepsi bu kadar. Ne “seni seviyorum”, ne “özür dilerim”, ne de bir gülücük. Bir banka dekontu gibi. Anneliğimin hesabından çekilmiş son kuruş gibi.
On kez yeniden okudum. Anlamadığım için değil. Sanki her okuyuş, her şeyi geri alabilirmiş gibi hissettim. Kalbim sıkıştı, içimde birisi buz gibi ellerle yavaşça sıkıyormuş gibi.
Elif. On yedi. Lise son sınıf. Turgut Uyar okuyan, lorlu börek yapmayı seven, patlıcan yemeyen, bileğinde hep siyah bir lastik taşıyan kız. Gözleriyle gülebilen. Onun yanındaki sessizlik sıcaktı, boğucu değil. Bunların hepsi vardı. Şimdi yoktu.
Mutfakta ayakta durdum. Eski sabahlığım, çıplak ayaklarım, elimde telefon. Su ısıtmadım. Oturdum. Kalktım. Yine oturdum. Düşünmeden, sanki vücudum kendi kendine hareket ediyordu. Arayayım mı? Kime? Onun numarasını bilmiyordum. Hep “Biyolojiden Emre” diye bahsediyordu. Instagram’da boş bir profil, avatarında bir tilki resmi. O tilki en korkunç olanıydı.
Odasına gittim. Yatağı dağınıktı, masada bir not:
*”Anne, kötü biri değilim. Sadece artık uslu kız olamıyorum. Seni seviyorum. Ama kendi bildiğim gibi.”*
O “kendi bildiğim gibi”… Bir kurşun gibi. Tam geri dönülmez bir yere saplanan.
Çocuklarımızı elimizden geldiğince büyütüyoruz. Onları koruyoruz—burun akıntılarından, kötü arkadaşlardan, kırık kalplerden. Çorba kaynatıyoruz, ödevlerini kontrol ediyoruz, bir beden büyük kışlık montlar alıyoruz. Bir gün fark etmeden, “Üşütmesin” değil de sadece “Yaşıyor olsun” demeye başlıyoruz. Geri gelsin. Nasıl olursa olsun.
İşe gittim. Muhasebe. Minibüste camdan dışarı baktım ama sokakları görmüyordum. Ofiste Tuğba’nın doğum günüydü. Otuz yedi. Bense dün otuz yedi oldum. Balonlar, kutlamalar, pastalar olmadan. Sadece ucuz bir şarap ve yarıda bıraktığım bir kitapla.
Akşam eve döndüm. Işıkları yakmadım. Pencere kenarına çöktüm, battaniyeye sarıldım ve karşıdaki evlerin pencerelerine baktım. Birinde televizyon yanıp sönüyordu. Birinde kaşık çay bardağına çınlıyordu. Birinde hayat vardı. Bize gelince, derin bir sessizlik.
Ertesi akşam telefon çaldı.
— Anne…
— Neredesin?
— Yazmıştım. İzmir’deyiz. Emre’nin babaannesinin yanındayız. Güvendeyim, merak etme.
— Geri gel. Lütfen.
— Şimdi gelemiyorum.
— Ne yapacağımı bilmiyorum…
Sessizlik. Sonra:
— Anne, sen mutlu musun hiç?
Bu soru mideme bir yumruk gibi indi. Ne diyeceğimi bilemedim. Sonra fısıldadım:
— Bilmiyorum. Ya sen?
— Denemek istiyorum. “Doğru” olmak zorunda olmadığımda kim olduğumu anlamak istiyorum.
Ve sessizlik. Sonra kesik kesik bip sesleri.
Bütün gece uyuyamadım. Mutfakta oturdum, eski mesajlarımızı, fotoğraflarımızı karıştırdım. Mart ile haziran arasında bir yerde, bir şeyler koptu. Ben fark etmedim. Raporlar, doktor randevuları, sınavlar, taksitli koltuk takımı… Hepsi “onun için”. Hepsi boşa.
Bir hafta sonra geri geldi. Yalvararak değil, ağlayarak değil. Sadece kapıdan girdi, montunu çıkardı, çantasını köşeye bıraktı ve sordu:
— Burada biraz kalabilir miyim?
Sessizce başımı salladım. Yanına gittim. Sarıldım. Ve ilk defa hiOnunla oturup çay içerken, aslında büyüyenin ben olduğumu fark ettim.




