Akşam yemeğini mutfakta yiyorlardı — Serpil ve kocası, Murat. Hava sakindi, ocakta çaydanlık soğuyordu, pencereden erken sonbahar esintisi geliyordu. Tam o sırada telefon çaldı. Murat ekrana baktı — tanımadığı bir numara.
“Bu saatte kim arayabilir ki?” diye mırıldandı.
“Aç da öğren,” diye gülümsedi Serpil, pek üstünde durmadan.
Murat kalktı, koridora çıktı. Birkaç dakika sonra döndüğünde yüzü bembeyazdı, gözleri boşluğa dikilmişti, sanki sıradanlığın sınırlarını zorlayan bir şey görmüştü.
“Ne oldu sana, Murat?” diye telaşla ayağa kalktı Serpil. “Yüzün kül gibi!”
“Serpil… Benim bir kızım var. Ve onu almam gerekiyor…”
Bir zamanlar gerçekten bir ailesi vardı. İlk eşi, Esra, ona bir kız çocuğu doğurmuştu — Elif. Ama çocuğun doğumundan sadece iki yıl sonra evlilik çatırdamaya başlamıştı. Esra sürekli parlıyor, onu her şey için suçluyordu: az kazandığı için, ona zaman ayırmadığı için, “yardım etmediği” için.
O, elinden geleni yapıyordu. Kızı için, ailesi için. Birçok kişi, belki de Esra’nın doğum sonrası depresyonu olduğunu söylüyordu. Bir doktora görünmeliydi. Ama Murat biliyordu: Esra, Elif’ten önce de böyleydi. Sadece şimdi daha kötüydü.
Gülmüyordu. Asla. Elif’le oynarken bile bu bir sevgi değil, bir zorunluluktu. Murat’ın içi her görüşünde sıkışıyordu.
Bir gün çaresizlikle Esra’ya terapi önerdiğinde, kadın adeta patladı:
“Ben saka mıyım senin gözünde?!”
Bu son damla oldu. Boşanma davası açtı. Esra ise sanki intikam alıyormuşçasına kızını alıp başka bir şehre kaçtı. Adres bırakmadı. Nafaka davası bile açmadı. Kayboldu.
Murat aramaya çalıştı. Ama eski eşiyle konuşma anıları o kadar ağırdı ki bir noktada vazgeçti. Kızının annesiyle kalmasının daha iyi olacağına inandı. Ne kadar yanıldığını bile bilmiyordu…
Esra affetmemişti. Ne onu, ne hayatı. İçinde taşıdığı öfke zamanla her şeyi zehirledi. Kızını da.
Elif, ne bayramların ne sarılmaların ne de mutluluğun olduğu bir evde büyüdü. İlk kez doğum gününü anaokulunda duydu.
“Anne, Arda’nın bugün doğum günü! Ona araba hediye ettiler! Bana da alır mısın?”
“Hayır,” diye kesip attı Esra. “Seni doğuran benim. Kutlamayı ben hak ediyorum. Bir daha böyle saçmalık sorma.”
Yılbaşını kutlamazlardı. Gülmek yasaktı. Şeker lükstü. Çizgi film bile hoş karşılanmazdı. Hayat gri, gergin ve mutsuzdu. Küçük Elif’in gizli bir hayali vardı: büyüdüğünde kendine kocaman bir torba şeker alacaktı.
Komşular Esra’dan uzak duruyordu. Onu sevmiyor, korkuyorlardı. “Bu kadında bir tuhaflık var,” diyorlardı. Ve haklıydılar.
Bir gün Esra fenalaştı. Doktorlara inanmazdı, bu yüzden ambulansı çok geç çağırdı. Onu götürürken, “Hiçbir şey vaat edemeyiz,” dediler. Gitmeden önce komşusuna Elif’in babasının adını, soyadını ve şehrini verdi.
Elif o kadının yanında kaldı. Sessiz, içine kapanık, annesinin bir daha geri dönmeyeceğini anlamamıştı.
Sosyal hizmetler Murat’ı hızla buldu. O, altı aydır Serpil’le evliydi. Kızını alabileceğini duyduğunda bir an bile tereddüt etmedi.
“Gideceğim. Onu geri getirmeliyim,” dedi Serpil’e.
“Tabii ki. İstersen seninle gelirim. Ya da gerekirse burada kalırım. Ama sen onun yanında olmalısın.”
Elif babasını hatırlamıyordu. Ve korkuyordu—ya annesinden daha kötüyse? Ama kapıdan Murat girdiğinde, yalnız değil, kocaman bir peluş kedi ve bir torba şekerle geldiğinde, gözleri parladı.
Şekerler. Sıcaklık. İyilik. Küçük kalbi karar verdi: Kötü bir insan şeker getirmezdi.
O yeni oyuncağıyla oynarken, komşu merhum Esra’dan bahsetti. Murat yumruklarını sıkarak dinliyordu. Göğsünde bir yumru vardı. Tanrım, neden vazgeçtim? Neden savaşmadım?
Birkaç gün içinde tüm belgeler tamamlandı. Elif, babasının yanına taşındı. Ertesi sabah kahvaltıda Murat konuyu açtı:
“Yakında doğum günün. Ne hediye istersin?”
Kız şaşırdı.
“Bilmiyorum. Hiç hediye almadım ki. Kutlamadık…”
Murat’ın elindeki kaşık düştü.
“Nasıl yani? Neden?”
“Annem, hak etmediğimi söylerdi. Doğmuş olmam benim başarım değilmiş.”
Murat sofradan kalktı, sessizce çıktı. Serpil peşinden gitti. Mutfakta masaya dayanmış, yüzünü avuçlarına gömmüştü.
“Benden… sadece şeker istedi. Şeker, Serpil! Çocukların her zaman sahip olması gereken bir şey. Tanrım, nasıl buna izin verdim?..”
“Kendini suçlama. Önemli olan şimdi evinde. Seninle. Bizimle,” diye fısıldadı Serpil ve ona sarıldı. “Ona her şeyi geri vereceğiz. Hatta hiç sahip olmadığı şeyleri bile.”
Bir hafta sonra ev masalsı bir yere dönüşmüştü. Balonlar, ışıklar, mis gibi kek kokusu. Elif yedi yaşına basıyordu. Uyandığında rüya gördüğünü sandı. Odası süslenmiş, masada mumlu bir pasta duruyordu. Ona sarıldılar, kutladılar, güldüler. O da güldü.
İlk kez.
Parkta dönme dolaba bindi, pamuk şeker yedi, hediyBir yıl sonra, artık evde “Anne” diye seslendiği Serpil’in kucağında uyuyakaldığı bir akşam, Murat pencere kenarında oturup yıldızlara bakarken, içi huzurla doldu.




