Ayşe dizileri çok severdi. Ekrandaki hayatın gerçek olabileceğine inanırdı – sürükleyici olaylar, aşklar, acılar ve mutlu sonlarla dolu. Ama onun gerçekliği farklıydı: soluk, monoton ve hüzünlü. Polatlı’nın küçük bir köyünde yaşıyordu ve evliliği bile gençliğinde hayal ettiği mutluluğu getirmemişti.
Mehmet, kocası, ilk başta sevgi dolu ve güvenilir görünmüştü. Ama üç yıl sonra birdenbire:
“Gidiyorum. Burada daha fazla kalamam. Boğuluyorum. Ben büyük şehir için yaratılmışım, Ayşe.”
“Nasıl yani? Bizim her şeyimiz iyiydi,” diye onu durdurmaya çalıştı.
“Senin için iyiydi, benim için değil,” diye kesip attı ve birkaç gömleğini eski çantasına tıkıştırıp arkasına bile bakmadan gitti.
Dedikodu köyde anında yayıldı. Komşu kadınlar fısıldaşıyordu:
“Mehmet, Ayşe’yi terk etmiş, Eskişehir’e gitmiş. Orada başka bir kadın bulmuştur herhalde.”
Ayşe sustu. Ağlamadı, şikâyet etmedi. Sadece yaşadı. Ailesinin evinde yeri yoktu – abisi, yengesi ve dört çocukları her köşeyi doldurdu. Kendisinin çocuğu olmamıştı.
“Demek ki Allah korumuş. Mehmet gibi birinden iyi baba olmazdı zaten,” diye düşündü, komşuların çocuklarını izlerken.
Akşamları televizyonun karşısına geçer, dizilerdeki ihanetleri, aşkları, acıları izlerken donup kalırdı. Hikâyeler sanki kalbini dağlıyordu. Böyle gecelerin ardından uzun süre uyuyamazdı.
Sabah ise aynı döngü – domuzlar, kazlar, tavuklar, buzağı Şeker. Onu otlağa değil, bahçenin arkasına bağlardı. Bir gün komşu kadın bağırdı:
“Ayşe, buzağın köyde geziyor, kaçmış!”
Kapıya fırladı – Şeker çitleri boynuzluyor, komşunun bahçe duvarını yıkıyordu.
“Şeker, lütfen dur,” diye yalvardı, ekmekle kandırmaya çalıştı. Ama Şeker başını sallayıp kaçmaya devam etti. Bir hamlede kendini kurtardı ve bir grup ördek yavrusunu ürküttü.
Her zamanki gibi Hüseyin yetişti – traktörcüydü, eski sınıf arkadaşıydı. Buzağıyı yakaladı, ustalıklıca iple bağladı. Ayşe onun işini yapışını izledi – güçlü elleri, gömleğin altından belli olan kasları. Birden içinde bir şey kıpırdadı: keşke o kollar bir gün onu sarsa…
“Ne saçmalıyorum ben, aklımı kaçırdım,” diye yüzü kızardı. “Tıpkı bahar kedileri gibi.”
Utandı. Çünkü Hüseyin, Gülşen’le yaşıyordu – uzun boylu, iri yarı bir kadındı. Bir bayram gecesi, Hüseyin fazla içmişken fırsatını bulup eve gelmiş, bir de kızını yanında getirmişti. O günden beri resmiyeti olmadan birlikteydiler.
Ayşe, Mehmet’ten hemen boşandı – ortadan kaybolur kaybolmaz. Sonradan talip çıktı, evlenme teklif edenler bile oldu, ama kalbi suskundu. Şimdiyse bu Hüseyin, eski sınıf arkadaşı, ona farklı bakıyordu – sıcaklıkla. Bakışlarını sırtında hissediyordu, yanarcasına. Ve korkuyordu. Gülşen’in öğrenip köye yaymasından korkuyordu.
Ama Hüseyin her gün tarlanın kenarından geçmeye başladı, önceden gitmediği yoldan. O da erkenden kalkıp bahçeyi çapalıyor gibi yapıyor, aslında onun adımlarını bekliyordu. Bakışları kesiştiğinde, Hüseyin’in gözlerinde Mehmet’te hiç olmayan bir şey vardı – sıcaklık, hatta şefkat.
Sonra Mehmet geri döndü. Sanki hiç gitmemiş gibi.
“Geri alır mısın?” diye aynı sırıtmayla sordu.
“Şehirde tutunamadın mı?”
Ama kalbi suskundu. Hiç çarpmadı. Demek ki aşk hiç olmamıştı. Ya da çoktan ölmüştü.
Evde kaldı – onu kovamazdı, ama saygılı da değildi. Ayşe geceleri içeriden kilitleniyor, komodunu kapıya dayıyor, pencereden girip çıkıyordu. Hüseyin gördü – anladı: Ayşe, Mehmet’i kabul etmemişti.
Bir sabah pencerenin altında basamaklar belirdi. Birisi özenle yerleştirmişti, tırmanması kolay olsun diye. Mehmet değildi elbette… O hâlâ gelip gidiyordu. Hüseyin, gece sessizce basamakları yapmıştı.
Sonra… Gülşen köye döndü. Ama hastalandı, aniden, ciddi. Kızını büyükannesi aldı. Gülşen’i hastaneye götürdüler, geri gelmedi. Öldü.
Ayşe, Hüseyin’in sabahları sadece kendi evinin değil, onunkinin de önündeki karları temizlediğini gördü. Gizlice. Baharda bir gün işten döndü – kapı aralık, mutfakta şişman bir kadın onun fincanından çay içiyordu.
“Merhaba ev sahibi,” diye sırıttı Mehmet. “Biz artık Veliye’yle buradayız. Ev benim. Sen topla kendini ve çık.”
O gece Ayşe yine komodunu kapıya dayadı. Sabah eşyalarını toplamaya başladı. Hüseyin geldi, sessizce bavulu aldı, kendi evine götürdü. Sonra tekrar, tekrar. Sormadan, sadece onun eşyalarını taşıyordu. Mehmet ve Veliye sessizce bakıştılar.
“Ne, aşk mı bu sizin?” diye alay etti Mehmet. “Şansınız bol olsun.”
Hüseyin, Ayşe’nin elini tuttu. Onu evine götürdü. Ayşe aniden ağlamaya başladı – mutluktan mı, şaşkınlıktan mı, rahatlamaktan mı bilmiyordu. Hüseyin onu kucakladı, ev gözlerinin önünde dönmeye başladı.
ÇabucHüseyin’in sıcak nefesi ensesinde, Ayşe artık korkmuyordu, çünkü hayatının en güzel rüyasının içinde değil, gerçeğin tam ortasında yaşıyordu.




