Neredeyse İyi — Ama Sadece Neredeyse
“Yine mi geç kalacaksın?” diye sordu Arda’nın sesi telefonun diğer ucundan. Sanki İstanbul’daki apartmanın bitişik dairesinden değil de, sonbahar nehrinin öte yakasından geliyordu; karanlığın çöktüğü, sisin suya yayıldığı bir yerden.
“Evet, ona kadar, belki daha geç. Belge kontrolü var, lojistik yine her şeyi berbat etti,” diye yanıtladı Aslı, hoparlörü açarken bir yandan kahvesini karıştırıyor ve tedarikçilere yazdığı e-postayı bitiriyordu. Yanında açılmamış bir yığın belge duruyordu.
“Evde neredeyse hiç olmuyorsun,” dedi uzun bir sessizlikten sonra. Kızgın değil, sadece gerçeği söylüyordu. Ama bu sakinliğin altında bir yorgunluk vardı. Ona değil, ilişkilerine değil, onun hiç yetmiyor oluşuna karşı bir bıkkınlık. Sessiz akşamlara, boş sabahlara dair.
“Anlıyorsun ya.”
“Anlıyorum,” dedi yine. Sessizlik bu kez boş değildi. Gergin, yoğun, bir fırtına öncesi gibi. Bu sessizlikte duyulmayan çok şey vardı: bastırılmış duygular, kelimesiz sorular, tedirgin bir beklenti.
Aslı böyle sessizliklerden nefret ederdi. Sanki biri göğsüne yavaşça ve bilerek baskı yapıyordu. Aralarındaki sessizlik hiçbir zaman boş değildi; seslerle değil, acıyla doluydu.
Eve gece yarısına yakın döndü. Işıklar kapalıydı, sadece koridordaki gece lambasının soluk ışığı vardı — Arda her zaman açık bırakırdı, “düşmesin diye”. Bu loş ışıkta yerde tek bir çorap duruyordu — kesinlikle onun değildi. Mutfakta bir şeyler durmuş, üzeri folyoyla örtülmüştü, yanında bir not: “Akşam yemeği fırında. Uyudum.” Yazı biraz aceleyle, belki de tedirginlikle karalanmış gibiydi.
Sessizce yemeğini yedi, yemek hâlâ ılıktı, özenle korunmuştu. Ama tadını alamadı — sanki bedeni her şeyi hissetmekten yorulmuştu. Sonra dizüstü bilgisayarını açtı, rapora baktı, birkaç sayfa çevirdi — ve hemen kapattı. Banyo, yüz yıkama, aynadan kaçınma — çünkü aynadaki yansımasına bakacak hâli yoktu. Yatağa uzandı. O zaten uyuyordu. Sırtı dönüktü. Aralarında bir boşluk vardı. Biraz daha genişti belki. Yoksa öyle mi geliyordu ona?
Sabah trafikle, kırılan topukla ve unutulan evraklarla başladı. Minibüste yanına oturan kırklı yaşlardaki bir kadın, telefonundaki arkadaşına sızlanıyordu:
“Sabaha karşı geldi, tütün kokuyordu, balık gibi susuyor. Ben de aptal, bekliyorum işte…”
Aslı irkildi. Sanki kendi düşüncesini, ama tersine çevrilmiş hâlini duymuştu. O kadın — her şeye rağmen bekliyordu. O ise Arda’yla aynı evde yaşıyordu, ama sanki farklı dünyalardaydılar.
Ofiste kimse onun erken geldiğini fark etmedi. Eğer raporu teslim etmeseydi, kimse fark etmeyecekti zaten. Patron başını salladı, “İyi,” diye mırıldandı ve tekrar monitörüne döndü. Hepsi aynı rutindi: rapor, onay, sessizlik. Teşekkür bile bir emir gibi çıkıyordu ağzından.
Aslı mutfağa gidip çay demledi. Poşetin kaynar suda batışını, ardında soluk bir iz bırakışını izledi. Sonra fark etti — gün boyunca gördüğü tek gerçek hareket buydu. Geri kalan her şey bir mekanikti. Raporlar, raporlar, raporlar. Her şey tam, zamanında, doğru. Ama sanki yanlış yöne doğru. İşaret için yapılan hareket. “Yaşamak” için değil, “işlev görmek” için.
Akşam birlikte yemek yediler. Sessizce. Çatallar tabaklara vuruyor, buzdolabı monoton bir uğultu çıkarıyordu. Arda ona değil, masaya bakıyordu. Sonra aniden sordu:
“Bu akşam müsait misin?”
“Evet, sanırım.”
“Sinema”Belki de iyi olur,” diye fısıldadı Aslı, bir an öncesine kadar bilmediği bir umutla gözlerinde parlayan yıldızları hissederek.




