Gizli Kalmış Kızın Gizemi

Kimsenin Bilmemesi Gereken Kız

Ayşegül, sadece doğduğu için hiçbir zaman suçluluk hissetmedi. Fakat dünyaya geliş biçiminin yükü omuzlarında öyle ağırdı ki bazen yok olmak istiyordu. Onun varlığı bir hata değil, bir tutkunun eseriydi. Bir anlık zaafın sonucu, babasının herkesten, özellikle de kendi ailesinden saklamaya çalıştığı o küçük sır.

Annesi, genç ve naif bir üniversite öğrencisiyken, İstanbul Üniversitesi’nden bir hoca ile kısa, neredeyse masum bir ilişki yaşamıştı. Adam evliydi, zaten bir kızı vardı – Elif. Dışarıdan mutlu bir aileydiler. İstikrar. Duvarda asılı fotoğraflar, imzalı tebrik kartları. Ayşegül’ün annesi ise sadece bir anıydı. Ama o an, her şeyi değiştiren bir andı.

Ayşegül babasını gerçekten tanımıyordu. Sadece eli şeker dolu çantalar ve yeni kitaplarla çıkageldiği nadir görüşmeleri hatırlıyordu. Şehir parkında yürürken hep mesafeli durmaya çalışırdı, ama gözlerindeki sıcaklığı saklayamazdı. Bir keresinde, sadece bir kez, üçü bir araya gelmişlerdi – o, Elif ve Ayşegül. O gün, her şeyin farklı olabileceğini düşünmüştü. Belki de babası bir sır değil, elinden tutabileceği biriydi.

Ama bu bir yanılsamaydı. Ona “tutkunun meyvesi” diyorlardı. Babası bunu bir kez annesine söylemişti, ona değil. Ailesini yıkamayacağını, Elif’in, eşinin ve düzeninin olduğunu anlatmıştı. Ama Ayşegül’ü tamamen de bırakamazdı. Bu yüzden hep gölgede yaşadı. Onun hayatının kıyısında, bir fotoğraftaki silik iz gibi.

Babasının cenazesinde kenarda durdu. Bir gözlemci gibi. Elif ağlıyor, annesi güçlü durmaya çalışıyordu. Ayşegül ise sessizdi. İçi kaynıyordu. Elif’in yüzüne bakıp aynada gördüğü izleri arıyordu. Aynı babayı paylaşıyorlardı. Ama Elif’in babası tamdı, Ayşegül’ünki ise sadece çalıntı dakikalardan ibaretti.

Vasiyette bir daire yazılıydı. O ünlü, babaannesinden kalma daire. Onu Ayşegül’e bırakmıştı. Ne Elif’in annesine, ne Elif’e – sadece ona. Bu hareketin içinde her şey vardı. Beklediği o tanınma, geç de olsa, sessiz de olsa, sonsuz derecede önemliydi.

Vasiyet okunurken odadaki hava donmuştu. Bakışlar tenini yakıyordu. Ayşegül sadece oturdu, kızgın sacın üstündeymiş gibi. Elif ona öyle baktı sanki noterin ofisine değil, birinin hayatını çalmaya gelmişti. O bakışta her şey vardı: şaşkınlık, öfke, acı. Ayşegül söylemek istedi: “Ben daire için değilim. Hatırası için buradayım. Artık hiç kimse olmamak istemiyorum.”

Ama söylemedi. Çünkü biliyordu ki o ailenin içinde kimse anlamazdı. Orada onu beklemiyorlardı, çağırmıyorlardı, hele ki tanımayı hiç istemiyorlardı.

Akşam, babasının bıraktığı o küçük, henüz yeni olduğu dairede oturuyordu. Pencere kenarında soğumuş bir çay duruyordu. Odada toz ve bir parça çocukluk kokusu vardı. Ayşegül bir gün yağmurda çıkageldiğini hatırladı. Islak, öfkeli, yorgun. Ama elinde bir kutu şeker ve yeni bir kitapla. O zaman sessizce yanına oturmuş, saçlarını okşamıştı. Kelimesiz. Sadece sıcak bir dokunuş. O an kendini gerçekten kızı gibi hissetmişti.

Şimdi o an geçmişte kalmıştı. Ve bu aileyle bir gelecek de yoktu. Ayşegül biliyordu, Elif onu asla kabullenmeyecekti. Elif’in annesi ise hiç. Onları anlamak mümkündü. Kim hatıraları, sevgiyi, hatta kini paylaşmak isterdi?

Ama vazgeçemezdi. Daireden. O küçük tanınma parçasından. Bu açgözlülük değildi, var olma hakkıydı.

Ayşegül biliyordu – sonsuza kadar yabancı kalacaktı. Ama belki bir gün Elif anlardı: O da seçmemişti bu kaderi. Gölgede doğmayı dilememişti.

Belki bir gün, tesadüfen sokakta karşılaştıklarında, Elif ona sadece “merhaba” diyecekti. Öfkesiz, suçlamasız. Sadece insanca. O zaman Ayşegül de cevap verecekti:

“Merhaba. Biz… biraz benziyoruz, değil mi?”

Eğer bu olursa, her şey boşuna değildi. O zaman, bir anlığına da olsa, “tutkunun meyvesi” değil, gerçek bir kız olacaktı.

Rate article
Lifequest
Gizli Kalmış Kızın Gizemi