Onu onda ne bulmuştu – on yıl sonra
Bu buluşmayı bekledik sanki bir ömür boyu. Köydeki okulumuzun son zilinin çalmasının üzerinden tam on yıl geçmişti ve şimdi neredeyse tüm 11-B sınıfı yeniden o eski sınıfta toplanmıştı. Herkes oradaydı, sürekli iş seyahatlerinde olan Volkan ve yeni doğmuş bebeğiyle evde kalan Lale hariç.
Sonra kapı açıldı – ve o girdi.
Aylin.
O. Bir zamanlar sınıfın yarısının nefesini kesen. Koridorda gülüşü ayaklarının altındaki zemini kaydıran. İşte şimdi yeniden aramızdaydı. Tek fark, şimdi yüzük parmağında bir alyans ve zamana meydan okuyan o yumuşak gülümsemesi vardı.
“Serhan, hiç değişmemişsin!” diye seslendi masanın öteki ucundan.
Zekice bir şeyler söylemek istedim ama boğazım kurudu. Aynen eskisi gibi. Sadece artık on yedi yaşında değildim.
Lisede biz erkekler tam birer ahmaktık. Altı koca kafalı serseri, aynı kıza âşıktık. Aylin’e. Zeki, güzel, sınıfın en iyisi. Üstelik içinde bir ışık vardı. Herkesle arkadaştı, kimseye özel ilgi göstermiyor, kimseyi ayırmıyordu. Bu yüzden hepimizi daha da çıldırtıyordu.
“Niye peşinde köpek gibi dolanıyorsunuz?” diye homurdanırdı sıra arkadaşı Esra, gözleri kızararak.
“Sen kıskanıyorsun galiba?” diye terslerdi Tolga.
O zaman fark etmemiştim, ellerinin nasıl sıkıldığını. Gözlerindeki ışıltının öfkeden değil, gözyaşlarından olduğunu anlamamıştım.
Aylin, gittikçe daha çok okuldan sonra kütüphanede Veli’yle kalıyordu. Sessiz, utangaç, göze batmayan biri. “Silik” denilen türden. Ama çantasını taşıyordu onun. Kütüphaneye birlikte gidiyorlardı. Ve onu dinliyordu.
“Ne bulmuş onda?” diye içim kaynardı. “Yapış yapış bir herif!”
“Bize göre sabrı daha fazla,” diye sırıtırdı Tolga.
Kızlar Aylin’i kıskanıyordu, özellikle de Esra. Biz bunu görmüyorduk – kör olmuştuk. Sonra her şeyi bitiren o olay yaşandı.
Sıradan bir gündü. Öğün vakti. Aylin sınıfa girip oturdu ve bir anda çığlık atarak ayağa fırladı. Sırtı ve elbisesi kıpkırmızı vişne şurubuna bulanmıştı. O gün yemekhanede vişne şerbeti dağıtılıyordu. Lekeler içinde kıpkırmızı olmuş, utançtan sınıftan fırladı. Biz ise birbirimize bağırıp durduk. Suçlamalar havada uçuşuyordu: “Sen kıskançlıktan yaptın!”, “Belli ki Esra!” Ben emindim ki Esra yapmıştı. Affedemiyordum onu.
O günden sonra “birlikte” olduğumuz sınıf dağıldı. Kinler büyüdü, şüpheler içimizi kemirdi. Mezuniyet balosuna gitmedik. Tek bir hatıra fotoğrafı çektirmedik. Sadece diplomalarımızı aldık ve dağıldık. Öğretmenler odasında sınıf öğretmenimiz sessizce ağlıyordu. Biz sustuk.
Ve bugün…
Bugün Aylin karşımda oturuyor. Aynı gülümseme, sadece daha sakin, daha olgun. Anlaşılan, o bulmuştu hepimizi – sosyal medyadan. Bir grup kurmuş. Dağılmış sınıfımızı sanalda toplamış, sonra da gerçek hayatta. Ve birden, bir zamanlar ne kadar yakın olduğumuzu hatırladık. Hepimiz bir bütünün parçasıydık. Yeniden o sıralarda oturmuş gülüyorduk. Sanki zaman bir halka olup kapanmıştı.
Sonra Aylin koridordan birini çağırdı. Sınıfa uzun boylu bir genç girdi. Yüzü acı verecek kadar tanıdıktı. Onun küçük kardeşi – Ali’ydi. Zayıf, burnu akan bir çocuk olarak hatırladığımız.
“Hadi, söyle! Söz vermiştin!” diye itekledi onu Aylin.
Ali duraksadı. Sonra itiraf etti:
“O vişne şerbetini ben dökmüştüm. Aylin ödevimi iki kere yaptırdı diye… hıncımdan çaktım.”
Sessizlik çöktü. Mezuniyetimizi mahveden bir çocuğun iki kaşık vişne şerbeti olmuştu. Hem gülmek hem ağlamak geliyordu içimden.
Sonra herkes hayat hikâyelerini paylaştı: kim nerede, kimin kaç çocuğu var. Ben sustum. Anlatacak bir hayatım yoktu. Sonra Aylin ayağa kalkıp Veli’yi sarıldı. Evet, o Veli. Sessiz, göze batmayan Veli.
“Beş yıldır evliyiz,” dedi öylece, hava durumundan bahseder gibi.
Dişlerimi sıktım. Öfkeden değil, acıdan. Çünkü yıllar geçse de o lise hayalinden vazgeçememiştim.
Sonra, kalabalık azalınca Veli’ye yaklaştım:
“Nasıl yaptın bunu?”
Bana gülümseyerek baktı.
“Mezun olduktan sonra kayak yaparken ayağını kırdığını hatırlıyor musun?”
Başımı salladım. Çok iyi hatırlıyordum. Bir kez çikolatalarla ziyaretine bile gitmiştim. Kapıda durup geri dönmüştüm.
“Ben her gün gittim. Temizledim, yemek yaptım, yardım ettim. Kitap okudum. Sonra sadece yanında oturdum. Bir gün ağladı. ‘Yürüyemeyeceğim diye korkuyorum’ dedi. ‘Yürüyemezsen seni kucağımda taşırım. Ömür boyu’ diye söz verdim.”
Başımı sallayıp kadehi devirdim:
“Hakkettin onu. Sadece beklemedin – oradaydın.”
“Sadece sevdim onu. Şartsız. Hesapsız. Karşılık beklemeden.”
Tam ayrılacakken Esra yetişti peşimden.
“Serhan, bekle! Bir kadeh atalım mı?”
Döndüm. Uzattı kadehi:
“Eee, komutan? Kaybettin mi?”
Salona baktım: Ali boş şişeyle k”O gece, o eski sokakları birlikte dolaşırken, on yıl önce fark edemediğim bütün o küçük mutlulukların aslında hep Esra’nın gözlerinde yattığını anladım.”




