Bugün, günlüğüme yazarken hâlâ o günün ağırlığını hissediyorum. İki haftadan fazla oldu, ama o anın acısı taze. Bazıları için bir kutlama, süslenme, davetlerin olduğu bir gündü. Benim içinse gerçek bir kaybın günü. Ölüm, zaman seçmez. Hele bir de başkalarının bayramlarına bakarak gelmez.
O gün, Karabaş ölüyordu. Bizim köpeğimiz. Ailemizin bir parçası. Sekiz yıldır neşemizi, hüznümüzü paylaşan can yoldaşımız. Son haftalarda çok hastaydı. Veterinerin verdiği acımasız teşhis bizi yıkmıştı: son evre kanser. Sonun yakın olduğunu biliyorduk, ama bu, acımızı hafifletmiyordu.
Ve o gün geldi. Kayınvalidemin doğum günü.
Gitmeyeceğimi biliyordum. Yapamazdım. Bana sadakatle bakan, yanında kalmamı isteyen o canlıyı öylece bırakamazdım.
Kocam, Ali, tek başına gitti. Kendisi ısrar etti:
“Annemi kutlarım, hastasın dersin. Sen Karabaş’la kal. O, yalnız gitmemeli.”
Kayınvalidemi arayıp tebrik ettim. Kelimelerle. Pasta olmadan, zoraki bir gülümseme olmadan. Neşeli konuşamıyordum, sesim titriyordu. Ama nazik olmaya çalıştım. En azından denedim.
Aynı akşam Karabaş son nefesini verdi. Ali, o sırada şenlikli bir sofrada annesinin hediyelerini alışını izliyor, kadeh kaldırıyordu. Ben ise onun patisini tutuyor, başını okşuyor, fısıltıyla teşekkür ediyordum:
“Her şey için… sağ ol.”
Ali’yi aramadım. Akşamını mahvetmek istemedim. Kapıdan adımını atar atmaz anladı. Uzun süre sarılıp ağladık. Sessizce vedalaştık.
İki gün sonra telefon çaldı. Kayınvalidemin keskin sesi:
“Öyle mi? Vicdanın ne zaman yerine gelecek? Arayıp özür dilemedin bile! Bana delikli bir kutlama yaşattın!”
“Karabaş’ı kaybettik. Kutlamalık halimiz yoktu…” diye cevapladım usulca.
“Köpekmiş! Safkan bile değildi! Sen bir sokak köpeği için benim en önemli günümü çiğnedin! Saygısızlık bu! Bana karşı oğlumu kışkırtıyorsun!”
Telefonu kapattım. Çünkü konuşacak bir şey yoktu.
Kayınvalidemle ilişkilerim hep gergindi. Kendini her konuda haklı gören, “altın çocuğunu” büyüttüğü için herkese emretme hakkı olduğunu düşünen kadınlardandı.
Altı yıl boyunca sustum. Katlandım. Her doğum günü benim için bir işkenceydi. Önce alışveriş, sonra saatlerce onun seçtiği yemekleri yapmak, pasta pişirmek, temizlik, süsleme… Hepsi onun kontrolünde:
“Bunu böyle doğramamışsın.”
“Et biraz kuru olmuş.”
“Neden salatayı kristal kasede sunmadın?”
Ve ardından zoraki gülümsemelerle dolu bir akşam, bulaşıklar, temizlik… Ve asla duyulmayan bir “teşekkür”.
Üç yıl önce Ali’nin kardeşi evlendi. Gelinleri iyi bir ev hanımıydı, artık yemekleri o yapıyordu. Ama geri kalan her şey yine bana kaldı. Aynı sahte nezaket, aynı gösteriş.
Bu yıl ise itaatsizlik ettim. Onun değil, beni sessizce ve koşulsuz seven, son anlarında bana ihtiyaç duyan canlıyı seçtim. Pişman değilim.
Şimdi kayınvalidem sahne sahne kavga çıkarıyor. İğneleyici mesajlar yazıyor, hakaretler ediyor. Ali’ye, onu benden uzaklaştırdığımı söylüyor. Ben ise… savaşmak istemiyorum. Ama artık yalan söyleyemem, küçük düşmeye katlanamam. Acımasızlığa boyun eğmem.
Söyleyin, ölmekte olan bir köpeğin yanında kalmak bencillik miydi? Yoksa riyakâr sofralardan, önyargılardan daha üstün değerler var mı?




