Üç yıldır evliyim. Çocuk yok henüz, ama aklımızda tabii ki var. Bu süre boyunca kocamla birlikte Konya’nın merkezinde kirada oturduk, başka yer bulamadığımızdan değil, kaynanaım Emine Hanım’ın yıllardır boş duran bir odalı dairesine bizi sokmaması yüzünden.
Kocam Okan’ı tek başına büyütmüş. O dairesini de eskiden çalıştığı triko fabrikasından almış, yirmi yıl orada çalışmış sonra. Sonradan ikinci kez evlenmiş.
“Üvey babam iyi bir adamdı, gerçekten bana babalık yaptı,” diye anlatırdı Okan. “Ama annemle sürekli kavga ederlerdi. Daima para yetmediğinden şikayet ederdi, hiçbir şey ona yetmiyordu.”
Üvey babasının ilk evliliğinden bir kızı varmış. Okan’ı evlat edinmek istemiş, ama Emine Hanım kesinlikle karşı çıkmış—devlet yardımlarını kaybetmekten korkmuş. Yeni kocasına taşınınca, eski dairesini kilit altında bırakmış. Orada tadilat bile yoktu, kiraya vermeye değmez demiş hiç.
Evlendikten sonra, o dairede yaşayabilir miyiz diye sormuştuk—küçücük de olsa kendi evimiz olurdu. Ama kaynana hiç dinlemedi bile:
“Biz neredeyse boşanıyoruz,” demişti. “Cimrinin teki, tembel, hiçbir işe yaramaz. Onunla sadece menfaat için kalıyorum. Boşanırsam nereye gideceğim, siz oraya yerleşmiş olacaksınız!”
Hakikaten de kısa sürede boşanma davası açtı. Ama kocasının evinden ayrılmaya pek niyeti yoktu. Derken talihsizlik üst üste geldi—üvey babası vefat etti. Emine Hanım, artık iki odalı dairenin kendisine kalacağına emindi. Ama işler öyle yürümedi—miras üvey kızına kalmıştı.
Tam o sırada, benim büyükannem de vefat etti. O daha sağlığında bana güzel mi güzel iki odalı evini devretmişti. Okan’la birlikte tadilata başladık, taşınmayı planlıyorduk. Ama Emine Hanım’ın çıkışı her şeyi alt üst etti.
“Ben onu kucağımda büyüttüm, o kızı ise bir kez bile ziyarete gelmedi! Çorbalar pişirdim, ilaçlarını götürdüm. Şimdi o handiyse Ankara’da miras yiyor, ben ise rutubetli bir odada kalacağım! Adalet bu mu!” diye telefonda bağırıyordu.
Bütün bu dertleri kendi kendine açmıştı: Evlat edinmeyi reddetmiş, bizimle yaşamayı istememişti. Tartışmanın manası yoktu. Sonunda o boş, terk edilmiş bir odalı dairesine dönmek zorunda kaldı. Orada ne mobilya vardı, ne de düzgün bir düzen. Sadece çıplak duvarlar.
Okan içi acıdı. En azından biraz düzenlesek, bir boya badana yapsak diye düşündü. Ben de büyükannemin eşyalarını vermeyi teklif ettim—zaten yenilerini alacaktık. Hepsi temiz, sağlamdı—eski olsa da.
Emine Hanım, kocasının evinden bazı eşyaları almıştı, ama çoğu gömme dolap gibi şeylerdi, çıkarmanın anlamı yoktu. Üvey kızına gelince—o da boş değildi—hiçbir değerli şeyi vermedi.
Eşyaları getirdiğimizde kaynana tam bir sahne yaptı:
“Bu da ne? Attan düşmüş, eşekten düşmüş eşyaları mı bana vereceksiniz?! Kocam öldü, şimdi bana çöp muamelesi yapıyorsunuz! Kendinize yepyeni mobilyalar aldınız, bana ise hurdaları veriyorsunuz! Rezillik!” diye apartmanın içinde bağırdı.
Oysa büyükannemin koltuğu daha dört yaşındaydı, üzerinde pek de oturmamıştı. Yeni mobilyaları da benim ailem almıştı bize. Kaynana neden kendisine baştan aşağı döşememiz gerektiğini düşündü, bilmiyorum. Üstelik geri götürmemizi bile istedi. Bize söylenmeye başladı: “Tadilat için para var, bana para yok.”
Biz de dönüp gittik. Eşyalar koridorda kaldı. Hafta sonu Okan geri döner, alır diye düşündüm. Ama olmadı. Kaynana bir komşusunu çağırdı, hepsini kendisi içeri taşıttı. Belli ki havasını yapmanın zamanı olmadığını anladı, hele de cebinde metelik yokken.
Şimdi öyle yaşıyor. Küskün, başkasının eşyalarıyla, ama kendi gururuyla. Tabii gurur, akşam yemeği pişirmiyor, üstünü de örtmüyor…




