“Bu kadarı da fazla!” diye içinden geçirdi Melisa, misafirlerini reddederken. Onlar, onun evini bedava bir pansiyona çevirmişti.
Bazen hayat, insana bir komedi dizisi sahnesi yaşatır; tabii bu komedi, sadece dışarıdan izleyenlere eğlenceli gelir. Yaşayana ise ne gülünecek ne de kolay olur. İşte tam böyle bir hikâyeyi komşum Melisa anlattı bana. Otuz beş yaşlarında, narin ve sakin bir kadındı. Dışarıdan bakınca kültürlü ve anlayışlı bir insan izlenimi veriyordu, ama meğer onun bile sabrı taşacak noktaya gelebilirmiş.
Bir zamanlar Bursa’da yaşıyordu, mahallenin kütüphanesinde çalışıyor ve çeşitli insanlarla tanışıyordu. Hepsi farklı karakterlerdi ama genelde iyi niyetliydiler. Aralarında Murat diye biri vardı, şakacı ve hafif flörtöz biriydi. Ara sıra çay içmek için bir araya gelirlerdi ama yakın arkadaş sayılmazlardı. Sonra Melisa İstanbul’a taşındı, iş buldu, şehrin Avrupa Yakası’nda güzel bir eve yerleşti ve eski “dostlarını” neredeyse unutmuştu.
Ama bir gün… Murat yeniden hayatına girdi.
Yıllar geçmiş, Murat evlenip boşanmış, sonra tekrar evlenmişti. Bir tatilde Antalya’da karşılaştılar. Murat, yeni eşiyle değil, yalnızdı. Melisa merak etmedi, zira onun hayatıyla ilgilenmiyordu. Ama Murat ısrarla sorular soruyordu: “Nasılsın, nerede kalıyorsun, ne yapıyorsun?” Melisa kibarca cevaplıyor ama sohbete pek dahil olmuyordu.
Bir hafta sonra telefon çaldı:
“Bak, ben ve Aylin—ilk eşim—İstanbul’dayız. Birkaç günlüğüne kalabilir miyiz?”
Melisa şaşırmıştı. Reddetmeye fırsat bulamadan, üç saat sonra kapısında bavullarıyla dikilmişlerdi. “Tamam,” diye düşündü içinden. “Bir iki gün idare ederim.” Ama bir iki gün beşe uzadı, sonra da belirsiz bir süreye dönüştü.
Murat ve Aylin, kendilerini evin sahibi gibi hissediyordu. İç çamaşırlarıyla dolaşıyor, akşam yemeği talep ediyor, geceleri küçük bir disko kurup şarap içiyor, hiçbir şeyi toplamıyor ve hatta bir gün birkaç arkadaşlarını da getirip, “birkaç saatliğine sohbet edeceğiz” diyorlardı.
“Bir gün daha kalabilir miyiz? Burası çok sıcak bir yuva!” diyordu Aylin, buzdolabından aldığı peynirle ekmeğe bolca yağ sürerken.
Melisa sabretti, dişlerini sıktı ve ancak beşinci günde onları kapı dışarı edebildi. Hastalandığını, işleri olduğunu söyledi. Gittiklerinde evi baştan aşağı temizledi ve bir daha asla böyle bir şeye izin vermemeye yemin etti.
Bir ay geçti, Melisa ancak kendine gelmişti ki telefon yine çaldı. Murat’tı.
“Merhaba! Yeni eşim Elif’le bir haftalığına İstanbul’da olacağız. Nasılsın? Umarız bizi misafir edersin?”
Melisa’nın içi kaynadı. Sandalyesinde dimdik oturdu.
“Bu artık sadece küstahlık değil. Bu bir işgal,” diye geçirdi içinden.
Sakin ama kararlı bir sesle cevap verdi:
“Arkadaşlar, size saygım var ama benim evim otel değil. Ne ruhsal ne de fiziksel olarak buna hazırım. İstanbul’da oteller, hosteller, kiralık daireler var. Anlayışınızı umuyorum.”
Murat duraksadı, sonra telefonu kapattı. Ne bir teşekkür, ne bir özür… Sessizlik.
Sonra Melisa bana şunları söyledi:
“Galiba eskiden ‘hayır’ demeyi bilmiyordum. İyi biri olmanın katlanmak olduğunu sanıyordum. Ama şimdi anlıyorum ki, önce kendine saygı duymalısın. Eğer misafir kabul etmek istemiyorsam, bu beni kötü biri yapmaz. Beni yetişkin yapar.”
Sizce Melisa doğru mu yaptı? Yoksa yine de anlayış gösterip bu “dostları” içeri almalı mıydı? Misafirperverlikle küstahlık arasındaki sınır nerede?




