Kayinvalideyle Aynı Çatı Altında Yaşamaktansa Küçük Bir Ev Kiralamak Daha İyi

“Öyle bir kiralık evde yaşamak, kaynananın gölgesinde soluk almaktan iyidir!”

“Emre, daha ne kadar dayanacağım?” Ayla’nın sesi, yorgunluk ve umutsuzlukla titriyordu. “İki yıldır evliyiz ama hâlâ senin annenin evinde yaşıyoruz. Daha ne kadar böyle sürecek?”

“Ne var şimdi yine?” dedi Emre kaşlarını çatarak. “Çatımız var, her şey elimizin altında. Senin evin yok, kira da ödeyemeyiz. Annem yemek yapıyor, yardım ediyor, bize bakıyor. Sorun ne?”

“Aşkolsun, Emre… Kiralık bir evde sıkışıp kalsam daha iyi,” diye fısıldadı Ayla gözlerini kaçırarak.

Emre elleriyle tepkisizlik işareti yaptı.

“İstersen köyüne, kendi annenin yanına git, işini bırak. Ben kalıyorum. Şehre alıştım.”

Bu sözler Ayla’nın yüreğine hançer gibi saplandı. Evet, doğma büyüme Kars’ın bir köyündendi, annesi hâlâ orada yaşıyordu. Ama onun suçu muydu ki şansını şehirde denemiş, Emre’yle tanışmış, iş bulmuş, hayat kurmuştu? Şimdi ise ona “Burada yabancısın” deniyordu sanki.

Kaynanasıyla aynı çatı altında yaşamak dayanılmaz hâle gelmişti. Emre için her şey rahattı tabii—annesi için mükemmel bir evlattı o. Onu eleştirmezdi, karışmazdı, öğüt vermezdi. Ama Ayla’ya düşen rol, bir düşman—yabancı biriydi. Annesinin gözünde, oğlunu “elinden alan” biri.

Sevim Hanım genç yaşta dul kalmıştı. Oğlunu tek başına büyütmüştü. Şimdi bütün hayatı Emre’ydi. Bu yüzden Ayla’yı ilk günden rakip olarak görmüştü. Dışarıya karşı kibardı, güleryüzlüydü. Fakat Emre odadan çıkar çıkmaz, buz gibi bir gözlem başlardı.

Önce, Ayla’nın bulaşığı nasıl yıkadığına, bardakları rafa nasıl dizdiğine laf etti. Sonra çayı beğenmemeye başladı—ya çok şekerli, ya acı, ya “tatsız tuzsuz”du. Bir gün, hatta Ayla’yı, oğlunun sağlığını düşünmediği için çaya şeker attığıyla suçladı.

Yemekler ayrı bir savaş alanıydı. Ayla’nın pişirdiği her yemek ya görmezden gelinir ya da çöpe atılırdı. Kadın, giderek bu evde fazlalık gibi hissetmeye başladı. Sabahları işe erken gidiyor, akşamları ise olabildiğince geç dönüyordu—sırf evde, her küçük şeyin bir azar sebebi olduğu o ortama girmemek için.

Yatak odasındaki komidinin üstüne bir mendil bile konsa, Sevim Hanım hemen “Belli ki pisliğe alışmışsın” diye söylenirdi. Tek bir sıcak söz, en ufak bir saygı yoktu. Hep azarlar, alaylar, buz kesen bir sessizlik.

Sonunda Ayla dayanamadı. Bavulunu toplayıp annesinin yanına gitti—o köye, hayallerinin peşinden şehre geldiği gün terk ettiği yere. Pencerenin önünde oturup ağladı. İncitildiği için değil, yorulduğu için. Savaşacak gücü kalmadığı için. Yanında bir eş değil, bir yabancı olduğu için.

Zaman geçti. Acı hafifledi. O zaman anladı: Susmamalıydı. Emre’ye çok önce, açıkça, sertçe, gerçekten söylemeliydi. Destek istemeli, dayanışma talep etmeliydi—yalnız savaşmamalıydı. Çünkü bir erkek susuyorsa, bu da bir cevaptı.

Şimdi Ayla biliyor: Kocanın annesi bile olsa, yabancı bir kadınla yaşamak her zaman risktir. Özellikle de bu “üçgen”de yalnız kaldıysan. Ama asıl önemli olan, umutsuzluğa kapılmamaktır. Aile birlikte savaşılırsa kurtulur. Yoksa biri, ikisi için yalnız çabalamamalı.

Peki sizce haklı olan kimdi—Ayla mı, Emre mi? Kaynanayla uzlaşılabilir mi, yoksa ilk baskı belirtisinde ayrılmak mı gerekir?

Rate article
Lifequest
Kayinvalideyle Aynı Çatı Altında Yaşamaktansa Küçük Bir Ev Kiralamak Daha İyi