Geçenlerde eski dostum Murat’tan bir davet aldık, eşimle birlikte. Yeni kiraladıkları İzmir’deki eve taşınmıştı, tören yapalım demişler. Mutlu bir olay tabii, hevesle kabul ettik. Güzel bir hediye alıp yola koyulduk. Şampanya ve zarif bir kutuda kristal bardak seti götürdük.
Kapıda bizi eşi Aylin karşıladı. Üzerinde gece kıyafeti, ayaklarında topuklu ayakkabılar vardı. Topuklar yumuşak laminat parkeye batıyor, iz bırakıyordu. Görüntü komikti; sanki lüks bir restorana gider gibi giyinmişti ama arka planda dökülen boyalı duvarlar ve kasvetli bir koridor vardı.
İçeri girince ilk dikkatimi çeken, genel bakımsızlık oldu. Sehpaların üzeri toz, girişte kumlar vardı, sanki köpekleri yeni geziden dönmüş gibi. Ama üzerinde durmadım, sonuçta teftişe değil, misafirliğe gelmiştik.
Hediyeyi bırakmak için mutfağa yöneldim. O an, adeta yüzüme bir yumruk yemiş gibi oldum. Kapıda donup kaldım.
Mutfağın hali içler acısıydı. Sanki kıyamet kopmuştu orada. Çöp dağları, yemek artıkları, yağlı peçeteler, tavuk kemikleri, yarısı çürümüş bir elma, kırık bisküviler… Ortada ekşimiş bir yoğurt kabı, içinde yeşillenmiş bir şeyler. Belli ki günlerdir temizlenmemişti.
Üstüne üstlük kirli bardaklar, birinin içinde kurumuş çay poşeti. En az üç gündür el sürülmemiş gibiydi. Dağınıklık değil, tam bir hijyen faciasıydı.
Eşim iç çekti, “Temizlikte yardım edelim mi?” diye fısıldadı. Aylin mahcup, “Evet, teşekkürler, hazırlanmaya vakit bulamadık…” dedi.
Eşim hemen işe koyuldu, biraz olsun toparladı. Ama içimde bir burukluk kaldı. Utandım hem onlar adına, hem kendimiz adına. Nasıl olur da yetişkin insanlar, çocukları olmayan, çalışan, sağlıklı bireyler evlerini bu hale getirirlerdi?
Tamam, yoğun zamanlar olur, temizliğe vakit bulunmaz… Ama buradaki ihmalkârlık haftalardır sürüyordu belli ki.
Masaya oturduk. Yiyecek olarak sadece füme peynir, açık büfe artıkları, cips vardı. Sanki eve gelirken marketten alelacele alınmıştı. Aç olmama rağmen iştahım kaçtı. Biraz içki içip, “İşimiz var” diyerek erkenden ayrıldık.
Eve giderken eşimle sessizdik. Sonunda dayanamayıp, “Ben o pislikte bir gün bile durmazdım,” dedi.
Herkesin yaşam tarzı kendine. Yargılamak bize düşmez. Ama şunu anladım: En güzel hediye bile, özensizlik ve karmaşa içinde kaybolup gidiyor.
Siz olsanız kalır mıydınız böyle bir kutlamada?




