Yenilgiye Uğrayan Özgürlük: Bir Şişenin Hikayesi
Oleg’le yıllardır tanışıyoruz, ama gerçek dostluğumuz ancak birkaç yıl önce başladı. İkimiz de ikinci evliliklerimizin acı dolu boşanmalarını yaşamıştık. İçkiye vurmadık, tam aksine: spor, bisikletler, sabah koşuları. Erkekleri birleştiren alkol değil, özgürlüktür. Ve onu tekrar kaybetme korkusu.
Oleg, evliliğinden öyle yorgun çıkmıştı ki, sanki mahkeme değil de bir silindir üzerinden geçmişti. Eski eşi, her bir çatal bıçak takımı, her duygu, her eşya için savaş açmıştı. Benimki daha yumuşak geçmişti ama o da alkışlarla değil. Neredeyse aynı anda özgür kalmıştık, sanki omuzlarımızdan beton yığınlarını atmış gibi.
O geceyi iyi hatırlıyorum: Oleg’le birlikte Gülhane Parkı’nda bisiklet sürüyorduk, bir anda ellerini gidonundan çekti, kollarını açtı ve tüm mahalleye bağırdı:
“Öz-gür-lük!”
Mahallenin köpekleri havlıyor, teyzeler dua ediyordu. Bizse kaçak akıl hastaları gibi gülüyorduk. Ama bu mutluluktu. Saf, yüksek sesli, içten.
Bir yıl boyunca özgürlüğün tadını çıkardık: yükümlülükler yok, sızlanma yok, ev işleri yok. Zayıfladık, gençleştik, şafakla uyandık. Evlilik, insanın yalnızca ruhunu yaşlandırmıyormuş meğer, bedeni de şişiriyormuş. Özgürlükse iyileştiriyor.
Bir akşam Oleg’e uğradım, yeni bir bisiklet almıştı, göstermek istedi. Girişte uğraşıyorduk, zincir yağ içindeydi, ben de yıkanmak için banyoya gittim. Ve orada, tam rafın üzerinde—o vardı. Küçük, pembe bir kavanoz. Kadın makyajı.
“Oleeeeg!” diye bağırdım şüpheyle. “Bu da ne böyle? Büyü mü yapıyorsun?”
“Ah!” dedi hiçbir şey olmamış gibi. “O Leyla’nın.”
“Ne Leyla’sı?”
“Anlatmamış mıydım? Neyse, bir kızla tanıştım… Leyla, avukat, çok çalışıyor. Bazen burada kalıyor. Eh, kavanozu da bırakmış işte, gidip gelmesin diye.”
Dudaklarımı sıktım:
“Başladı bile…”
“Ne başladı?”
“İşgal. Bu ilk belirti. Tıpkı ‘Yabancı’ filmindeki gibi: önce bir damla, sonra sümük, sonra—göğsünü yarıp çıkan korkunç yaratık.”
Oleg güldü. Ben gülmedim. Çünkü biliyordum: kadınlar saldırmaz, sarmalar. Çığlık atıp kırmalarına gerek yok, hayatına sessizce sızarlar, kapı altından duman gibi. Önce kavanoz. Sonra diş fırçası. Sonra terlik. Sonra o.
Bir hafta sonra beni yemeğe çağırdı, tanıştırayım dedi. Leyla—güzel, sakin, zarif küpeleri ve pahalı bir kaşmir kazağıyla. Bize makarna ve ananaslı pizza ikram etti. Elimi yıkamaya gittiğimde banyoda iki diş fırçası ve bir şişe daha gördüm. Sadece gülümsedim: “Virüs yayılıyor.”
Sonra bir akşam, Oleg benimle sürmeye gelmedi.
“Bugün olmaz,” dedi.
Ben tek başıma çıktım, sinirli, kararlı. Onu bu tuzaktan çekecektim.
Kapıyı pijamalarıyla açtı. Pijama! Daha bir ay öncesine kadar şort ve çoraplı spor ayakkabı giyen bir adam!
“Levent, arayaydın bari…”
Yatak odasından bir ses geldi:
“Oleg, kim o?”
“Şey… Levent. Pompa istedi…”
Yüzümü yıkamaya gittim. Anladım: banyo artık onun değildi. Tıraş köpüğü ve macun köşeye sıkışmıştı. Etraf pembe dünyayla, kavanozlarla, küpelerle dolu idi. Zafer tamdı.
Sonra yine gittim, mobilya kurmaya yardım ettim. Montaj, vidalar, raflar, gardrop. Leyla emirler yağdırıyordu:
“Bunu balkona. Bu çöpe. Şunu da kaldırın.”
Oleg itiraz etmeye çalıştı. Nafile. Bir ara bana döndü ve sordu:
“Senin bu bisiklete ihtiyacın var mı? Bizde sadece yer kaplıyor.”
İşte böyle. Özgürlük çığlıklarla teslim olmaz. Sessizce ölür—elbisenin hışırtısı ve losyonun kokusu altında. Kadın gelir ve her santimi ele geçirir: rafı, askıyı, pencere kenarını, dolabı. Sonra—ruhu.
Bir yıl geçti. Oleg’le nadiren yazışıyoruz. Bisiklet tozlandı. Git gide daha az cevap veriyor. Ben tek başıma sürüyorum. Hüzünlü. Ama özgür.
Sonra o da bana geldi. Ve bir ay sonra—utangaç bir soru:
“Kremimi bırakabilir miyim?”
Ve “hayır” demedim. Aptal gibi gülümsedim. Çünkü çoktan aşık olmuştum.
Şimdi her şey belli. Kavanoz çoktan yerini aldı. Düşman işgalinin formülü aynı.
Kayboldum. Hepsi bu.
Elveda, özgürlük.




