Özgürlükle Yenilenler: Bir Şişenin Hikayesi

Bugün günlüğüme yazmak istiyorum.

Onca yıldır tanıdığım Volkan’la gerçek dostluğumuz sadece birkaç yıl önce başladı. İkimiz de ikinci evliliklerimizi bitirmiş, derin yaralarla sıyrılmıştık. İçkiye vurmadık, tam tersine—spor, bisikletler, sabah koşuları. Erkekleri birleştiren alkol değil, özgürlüktür. Ve onu tekrar kaybetme korkusu.

Volkan, boşanmadan adeta bir silindir altında kalmış gibi çıkmıştı. Eski eşi, her bir çatal bıçak takımı için, her duygu kırıntısı için savaşmıştı. Benimki daha yumuşak geçmişti, ama alkışlarla da değil. Neredeyse aynı anda özgür kaldık, sanki omuzlarımızdan beton yığınlarını atmış gibi.

O akşamı hâlâ hatırlıyorum; Volkan’la birlikte Gülhane Parkı’nın yollarında bisiklet sürerken, bir anda ellerini bisikletten çekti, kollarını açıp mahalleye haykırdı:

“Öz-gür-lüüük!”

Mahallenin köpekleri havlıyor, teyzeler şaşkınlıkla bakıyordu. Bizse, akıl hastanesinden kaçmış iki deli gibi kahkahalarla gülüyorduk. Ama o an, saf, yüksek sesli, samimi bir mutluluktu.

Bir yıl boyunca özgürlüğün tadını çıkardık: bağımlılıklar, şikayetler, ev işleri olmadan. Zayıfladık, gençleştik, şafakla uyandık. Evliliğin sadece ruhu yaşlandırmadığını, bedeni de şişirdiğini öğrendik. Özgürlükse, iyileştiriyordu.

Bir akşam Volkan’a uğradım—yeni bir bisiklet almıştı, göstermek istiyordu. Girişte uğraşırken zincir yağ içinde kaldı, ben de yıkanmak için banyoya gittim. Ve orada, o vardı. Rafta küçük pembe bir kavanoz. Kadın bakım kremi.

“Volkaan!” diye seslendim şüpheyle. “Bu da neyin nesi?”
“Ha!” diye cevap verdi hiçbir şey olmamış gibi. “Defne’nin.”
“Hangi Defne?”
“Anlatmamış mıydım? Kızla tanıştım işte… Defne, avukat, çok çalışıyor. Bazen burada kalıyor. Krem de işte buraya kaldı.”

Dudaklarımı sıktım:
“Başladı demek…”
“Ne başladı?”
“İşgal. İlk belirti bu. Tıpkı ‘Alien’ filmindeki gibi: önce bir damla, sonra sümük, sonra—göğsünü yarıp çıkan korkunç yaratık.”

Volkan güldü. Ben gülmedim. Çünkü biliyordum: kadınlar hücum etmez, sarmalar. Bağırmalarına, kırmalarına gerek yok; bir erkeğin hayatına duman gibi süzülürler. Önce krem. Sonra diş fırçası. Sonra terlikler. Sonra kendisi.

Bir hafta sonra beni davet etti, tanıştıralım diye. Defne—güzel, sakin, zarif küpeleri ve pahalı kaşmir kazağıyla. Bize makarna ve ananaslı pizza ikram etti. Ellerimi yıkarken banyoda artık iki diş fırçası ve bir kavanoz daha gördüm. Sadece burun kıvırdım: “Virüs yayılıyor.”

Sonra bir akşam, Volkan bisiklete çıkmadı.
“Bugün olmaz,” dedi.
Tek başıma sürdüm, sinirli, kararlı. Onu bu tuzağın içinden çekip çıkarmak istiyordum.

Kapıyı sabahlıkla açtı. Sabahlık! Daha bir ay öncesine kadar şort ve çorapsız spor ayakkabılarla gezen bir adam!
“Ya Sinan, arayaydın bari…”

Yatak odasından bir ses:
“Volkan, kim o?”
“Şey… Sinan. Pompayı istemişti…”

Yüzümü yıkamaya gittim. Ve anladım: artık banyo onun değildi. Tıraş kremi ve diş macunu bir köşeye sıkışmıştı. Etraf pembe kavanozların dünyasıydı. Ve rafta küpeler. Zafer tamdı.

Sonra mobilya kurmaya gittim. Montaj, vidalar, raflar, gardırop. Defne emir tonuyla konuşuyordu:
“Bunu balkona atın. Bu çöpe. Şunu da götürün.”
Volkan itiraz etmeye çalıştı. Nafile. Sonra bir anda bana döndü:
“Sana bisiklet lazım mı? Bizde sadece yer kaplıyor.”

İşte böyle. Özgürlük bir çığlıkla teslim olmaz. Sessizce ölür—elbise hışırtıları ve losyon kokuları altında. Kadın gelir ve her santimi geri alır: rafta yer, askı, pencere kenarı, dolap. Sonra ruhu.

Bir yıl geçti. Volkan’la nadiren mesajlaşıyorduk. Bisiklet tozlanmıştı. Gittikçe daha az cevap veriyordu. Tek başıma sürüyordum. Hüzünlü. Ama özgür.

Sonra o da bana geldi. Bir ay sonra utangaç bir soru:
“Kremimi bırakabilir miyim?”

“Hayır” demedim. Aptal gibi gülümsedim. Çünkü çoktan aşık olmuştum.

Şimdi her şey belli. Kavanoz zor duruyor. Düşman işgalinin şekli tanıdık.

Kayboldum. Hepsi bu.
Elveda özgürlük.

Rate article
Lifequest
Özgürlükle Yenilenler: Bir Şişenin Hikayesi