Bugün günlüğüme yeniden yazıyorum. İçimdeki acıyı kelimelere dökmek istiyorum.
Küçük bir köyde, Konya’nın hemen dışında, kalabalık bir ailede büyüdüm. Çocukluğum, küçük kardeşlerimin sırtına yüklenen sorumluluklarla geçti. Onları besledim, soğuk algınlıklarında başlarında bekledim, okula ve anaokuluna götürdüm. Annem ve babam hiç sormadılar, “İstiyor musun?” diye. Sadece bir emir verirlerdi: “Yapacaksın!” – ve bu kadar.
Arkadaşlarım neredeyse yoktu. Onlara vakit ayıracak zamanım olmazdı, zaten yaşıtlarım benimle “dadişko” veya “pısırık” diye dalga geçerdi. Onların sözleri içimi yakardı, ve sık sık ağlayarak ahıra saklanırdım. Babam gözyaşlarımı görünce kemeri kavrardı. “Bu aptal fikirleri kafandan sökeceğim!” diye bağırır, her vuruşuyla bedenim de ruhum da acı dolardı.
Bir çocukluk yaşayamadım. Ortaokuldan sonra ailem beni aşçı olmam için zorladı – evde herkes doysun diye. Fikrimi bile sormadan beni meslek lisesine yazdırdılar. Her zamanki gibi dişlerimi sıktım ve itaat ettim.
Üç yıl sonra şehirde küçük bir lokantada iş buldum. Babam, yemek çalıp eve getirmemi istedi, ama reddettim. Annem hemen azarlamaya başladı: “Bencil! Senin yüzünden aç kalıyoruz!” İlk maaşımı hiç konuşmadan aldılar. İkinci maaşımı alır almaz eşyalarımı toplayıp kaçtım. Nereye gittiğini bile bilmediğim ilk otobüse bindim. Önemli olan, o cehennemden kurtulmaktı. Kalırsam, hayatımın biteceğini biliyordum.
Zordu. Ne iş olsa yaptım: apartmanları temizledim, sokakları süpürdüm, sonunda bir kafede bulaşıkçı olarak iş buldum. Yıllar sonra mutfağa girmeme izin verdiler. Maaşım artsa bile her kuruşumu biriktirdim. Kendi evimin hayali, kaderimin tek sahibi olacağım o yer, bana güç verdi. Yaşlı bir kadın, Ayşe Teyze, beni evine aldı. Kira olarak sembolik bir miktar alıyor, ben de ona ev işlerinde yardım ediyordum. Her akşam sıcak bir nane çayı ve yeni pişmiş poğaçalarla karşılardı beni. O anlarda gerçekten mutlu hissediyordum.
Sonra Mehmet’le tanıştım, gelecekteki eşimle. Düğün yapmadık, sadece nikâh kıydık. Onun ailesinin evine taşındım, bir yıl sonra bir kızım, ardından bir oğlum oldu. Hayat düzene girmiş gibiydi, ama geçmişin gölgeleri peşimi bırakmadı. Ebeveynlerim, sert ifadeleri ve bağırışlarıyla rüyalarıma giriyordu. Mehmet’e anlattım ve onları ziyaret etmeye karar verdik. Barışmak, torunlarını göstermek, bağları onarmak istedim. Çantalar dolusu hediye aldım – çikolatalar, meyveler, etler – ve heyecanla, umutla onları görmeye gittim.
Ama doğduğum evin eşiğinden adım atar atmaz, kucaklaşmak yerine beddualar karşıladı beni. Annem ve babam hakaretler yağdırdı, babam yumruğunu bile kaldırdı. Erkek kardeşlerim alkole batmış, küçük kız kardeşim kötü bir çeteye bulaşmıştı. Kimse çocuklarıma bile bakmadı, bu yılları nasıl geçirdiğimi sormadı. Annem yüzüme kapıyı çarparken, “Hain!” diye bağırdı. Şaşkınlık içinde ayakta durdum, ağır çantaların kulplarını sıkıyordum. Belki biri bana pinti diyecektir, ama arkasını döndüm, hediyeleri aldım ve çıktım. Sonsuza kadar. Hatta onların cenazelerine bile gitmeyeceğim.




