Baba, Eve Dönmek İstiyorum: Nasıl Kendi Evimden Bir Oda İçin Kovuldum
Gözyaşlarına boğulmadan okunacak bir hikâye değil. Öz kızının ihaneti ve umutların tükendiği anda gelen kurtuluş…
Cemil Bey, İstanbul’un eski bir mahallesindeki beş katlı binanın balkonunda sinirle sigarasını içiyordu. Elleri titriyor, kalbi sanki göğsünden çıkacakmış gibi hızla atıyordu. Kim derdi ki 72 yaşında bir adama, bir yükmüş gibi bakılacak? Oysa daha dün gibiydi, bir evi, bir ailesi, sevdiği eşi vardı…
“Baba, yine ne yapıyorsun?” diye odaya girdi Aylin, biricik kızı. “Senden sadece odanı istiyoruz. Emre ile Can artık büyüdü, koltukta uyuyorlar. Bu böyle olmaz!”
“Aylin…” diye mırıldandı Cemil. “Ben hayatımın geri kalanını bir huzurevinde mi geçireceğim? Yer yetmiyorsa kira alın ya da kaynananıza taşının. Ben bu evde fazlalık değilim…”
“Sağ ol baba, her şeyi anladım,” diyerek kapıyı çarptı Aylin, ardında parfüm kokusu ve derin bir kırgınlık bırakarak.
Cemil koltuğa çöktü, yanı başındaki yaşlı köpeği Karabaş’ı okşadı ve bir anda gözlerine dolan yaşları tutamadı. Yıllardır ağlamamıştı ama şimdi dayanamadı. Beş yıl önce kaybettiği eşi Sevgi’yi düşündü. Kırk yıl el ele geçirmişlerdi hayatı. İnanamıyordu, biricik kızları Aylin’in böyle bir şey yapabileceğine…
Onu sevgiyle, özenle büyütmüşlerdi. Hep en iyisini ona vermişlerdi. Ama o, soğuk ve hesapçı bir kadına dönüşmüştü.
“Dede, sen bizi sevmiyor musun?” diye koşarak girdi sekiz yaşındaki Emre. “Annem diyor ki sen cimrisin! Odanı bize vermiyormuşsun!”
“Torunum, sana kim böyle dedi…” diyen Cemil’in sesi titredi.
Anladı ki, kızı çocukları ona karşı kışkırtmıştı. Derin bir iç çekti ve zorla konuştu:
“Peki. Oda sizin olsun…”
Aylin gözleri parlayarak içeri girdi.
“Baba, cidden mi? Çok teşekkür ederim! Hemen ayarladım, seni çok güzel bir huzurevine yerleştireceğiz, bakımlı, doktorlu. Karabaş’ı da bırakmayız, söz!”
Sadece iki gün geçmişti. Ve işte Cemil Bey, İstanbul’un kenar mahallelerindeki ucuz bir huzurevindeydi. Nem kokan duvarlar, dökülen boyalar, gözlerinde umutsuz bir ifade taşıyan yaşlı insanlar… Kızının vaat ettiği “bakım” ve “konfor” yoktu ortada. Sadece unutulmuş insanlar için unutulmuş bir yerdi burası.
“Yeni misin?” diye sordu ranza komşusu kadın. “Benim adım Fatma. Seni de mi yakınların buraya attı?”
“Evet,” diye başını salladı Cemil. “Kızım. Odamı istemişti.”
“Bana çocuk nasip olmadı. Evi yeğenime devrettim… o da beni buraya, eşyalarımla birlikte attı. En azından sokakta değilim, ona şükür.”
Konuştular, geçmişi andılar, sevdiklerini özlediler. Zamanla Fatma, Cemil’in hayatındaki tek ışık oldu. Kasvetli bahçede el ele dolaşıyor, güneşin altında ısınıyorlardı, sanki yeniden yirmili yaşlarındaymış gibi.
Ama kızı çıkıp gelmedi. Telefon bile açmadı. Cemil sadece merak ediyordu: Acaba Karabaş ne durumdaydı? Yaşıyor muydu?
Bir gün, bahçede gezerken eski bir komşusuyla karşılaştı: Ali.
“Cemil Bey?! Siz köye taşındınız, Aylin öyle demişti! Karabaş’ı da yanınıza almışsınızdır?”
“Nasıl yani?” diye titredi Cemil’in sesi. “Köpeğe ne oldu?”
“Sokağa attı onu. Ben alıp güvenilir birine verdim. Köpek gerçekten altın gibi. Ama kızınız… evi kiraya vermiş. Kendi de kaynanasına taşınmış. Ne oldu ona böyle, Cemil Bey? Nasıl yapar böyle bir şey…”
Cemil yüzünü elleriyle kapattı ve adeta kırılmış bir sesle fısıldadı:
“Oğlum… Eve dönmek istiyorum…”
“Yalnız değilsiniz. Ben avukatım. Size yardım edeceğim. Önemli olan şu: Siz evi resmen devrettiniz mi?”
“Hayır. Ama onun tanıdıkları var… Belki…”
“O zaman hazırlanın. Bu işi çözeceğiz!”
Ayrılmadan önce Cemil, Fatma’nın yanına uğradı:
“Fatmacığım, ağlama. Geri döneceğim. Seni de alacağım. Söz veriyorum.”
“Beni niye istersin ki, yaşlı bir kadınım…” diye mırıldandı Fatma.
“Saçmalama. Bana ihtiyacın var.”
Avukat Ali ile birlikte eve geldiklerinde, kapıda yeni bir kilit buldular. Ali hemen harekete geçti. Anlaşılan Aylin, babasının bir daha geri dönmeyeceğini umarak evi kiraya vermişti. Ama hazırladığı evrakCemil Bey, mahkeme kararıyla evine geri döndü, Karabaş’ı yeniden yanına aldı ve Fatma ile birlikte huzur dolu günlerine kaldıkları yerden devam ettiler.




