Aile Sırları ve Yeni Bir Ev
“Bana köye kocanla birlikte gelin!” diye seslendi annesi Vildan’a.
“Tabii anne, geleceğiz,” dedi Vildan, yorgunluğunu saklamaya çalışarak. “Deniz sınavlarını bitirsin, hep birlikte geliriz. Cem de istiyor. Eskiden kendi köyüne giderdi, ama anne babası vefat edince bir daha ayağını basmadı oraya!”
“Nasıl yani?” diye şaşırdı annesi. “Orada kardeşleri, akrabaları var ya…”
“Bu konuları açmayı sevmiyor,” diye fısıldadı Vildan. “Mezarlarına gidiyoruz ama bir günlüğüne, akrabaların yanına uğramıyor. Cem ailesine hep destek oldu, ama onlar vefat edince olanlardan sonra donup kaldı…”
“Vildan, neden her şeyi sen üstleniyorsun?” diye çıkıştı annesi. “Nasıl koca bu? Sağlam adam, sen ona acıyorsun. Kendini korumalısın! Senin kocan sadece çöpü dışarı çıkarıyor…”
“Anne, bunu konuştuk zaten. Ben her şeyi üstlenmiyorum. Birbirimizi seviyoruz, üstelik para da kazanıyor.”
“Para mı önemli olan? Ev işlerine hiç yardım etmiyor!”
“Ne yapsın? Evimiz küçük. Geliyor, koltuğa uzanıyor. Yapacak bir şey yok.”
“Peki başka bir ev ne zaman alacaksınız? İki odalık bir yer, hepsi bu!”
“Bilmiyorum,” diye iç geçirdi Vildan. “Biriktiriyorduk, ama şimdi düşünüyoruz…”
Deniz okuldan sonra üniversiteye hazırlanıyordu, bir yıl sonra da mezun olacaktı. Vildan köyü özlüyordu. Şehir ne kadar yaşansa da hep yabancı geliyordu. Sokağa çıkıyorsun, banklarda oturan yaşlı kadınlar, herkesi çekiştirip fısıldaşıyorlar. Köyde de dedikoducu vardı elbet, ama orada hava başkaydı.
“Ziyarete gelin,” diye ısrar etti annesi.
“Deniz sınavlarını bitirince geleceğiz. Cem de gelecek. Eskiden her yaz köyüne giderdi, ama anne babası ölünce bıraktı. Şimdi onları duymak bile istemiyor.”
“Nasıl yani? Akrabaları var, mezarları…”
“Ona hatırlatma bunları anne. Mezarlara gidiyor ama hızlıca, kimseyle görüşmeden. Hepsi kavgalı çünkü.”
Cem ailenin en küçüğüydü. Her tatilini Kütahya’nın bir köyünde geçirir, anne babasına yardım ederdi: evi tamir eder, ahır yapar, babasına aletler alırdı. Ailesi para verirdi, ama o da sık sık üstüne eklerdi. Onlar vefat edince kardeşleri hemen değerli ne varsa paylaştılar. Aletleri aldılar, “Sana şehirde lazım olmaz,” diyerek. Evde Cem’in hatıra olarak almak istediği eşyalar bile kaybolmuştu. Eski büfenin içi boş kalmıştı.
Geriye sadece gümüş kaşık, çatal ve bıçak takımı kalmıştı—kararmış kutusunda onlarca parça. Kimse onlara göz dikmemişti. Cem onları eve getirdi. Vildan ses çıkarmadı—bunlar onun ailesinin hatırasıydı.
“Peki ev? Onu paylaşmanız gerekiyordu,” diye sordu annesi.
“Hayır. Yeğeni ailesiyle yerleşti bile. Vasiyet varmış. Cem gitti, tartışmadı, ama sonrasında neredeyse kavga çıkacaktı. Şimdi aynı köyde düşman gibiler.”
“Ya gümüş takım? Hâlâ kararmış halde mi duruyor?”
“Ben temizledim. Cem çocuk gibi mutlu oldu. Diyor ki, ‘Böyle parlak hallerini sadece çocukken görmüştüm.’ Birisi anne babasına hediye etmiş, onlar da saklamışlar, hiç kullanmamışlar…”
Kayınvalidesinin köyünde huzur vardı. Cem avluda dolandı, yapılması gerekenleri hesapladı. Kimse ona akıl vermiyordu, tıpkı kardeşleri gibi, hep emir verip kendileri hiçbir şey yapmayanlardan değildi burada insanlar.
“Vildan, bahçeye çit yapsak olur mu? Kaynana karşı çıkar mı? Paramız var, ondan almayız,” diye sordu Cem gece yatmadan önce.
“Çit için sorayım.”
“Yazlık mutfak da tamir ister. Bir de başka şeyler…”
“Koltuğa uzanmayacak mısın yani?” diye güldü Vildan.
“Burası şehir değil. Kendi evin, işler başka olur.”
Kayınvalidesi damadının çitle ilgilendiğine çok sevindi. Böyle bir şeyi hayal bile etmemişti, eskisi idare eder sanıyordu. Yaz mutfağını tamir etmeye başlayınca sevincinden uçtu.
“Niye yeni ev alıyorsunuz ki? İşte hazır ev, şehre de yakın. Bana fazla ömür kalmadı, gücüm kalmadı…”
“Anne, Deniz var. Çalışmak lazım.”
“Deniz büyüdü, olgun kız. Hep kitapların başında. Onu tek bırakmak da sorun değil. Şehir yakın, her gün gidip gelinebilir. İş bulunur. Yeni çiftçi iyi para veriyor, bir sürü makinesi var—seralar, tarlalar…”
“Bilmiyorum. Büyük bir karar bu.”
“Evim geniş, rahatsız etmem. Bana çok şey gerekmez. Senden başka kimsem yok zaten. Yeğenim sadece para için uğruyor.”
“Para için mi?”
“Bahçeyi çiçek ektim diye tabii, bedavaya değil. Ben istemedim, ama para verdim. Eve sokmuyorum, oysa can atıyor. Onu tanırsın—elini attığı yerde bir şey eksilir. Bana bakım parası bağlatmayı teklif etti. Ama ben o kadar aciz değilim, yaş da henüz değil. Sen geliyorsun ya. Keşke Cem de daha sık gelse. Onun hakkında söylediklerimi geri alıyorum. Acele etmeyin, taşınmayı düşünün.”
“Teyze, bu çit de nereden çıktı? Hep emekli maaşım yetmiyor diye ağlıyordun! Bana yardım parası vermeye kıyamadın mı?” diye çıkıştı yeğen Sibel.
“İşte geldi bile, rüzgârlı gün…” diye iç çekti annesi.
“”Tam o sırada Cem, elinde çekiçle çıkageldi ve Sibel’in suratındaki şaşkın ifadeyi görünce, ‘Hoş geldin kuzum, çay içmeye mi geldin yoksa hesap sormaya mı?’ diyerek gülümsedi.”




