“Bir ay içinde evimi boşaltın!” dedi kayınvalidem.
Ben ve Emre iki yıldır birlikte yaşıyorduk. Birbirimizi seviyor, gelecek planları yapıyorduk ve sonunda evlenmeye karar verdik. Onun annesi, Gülten Hanım’la aram her zaman iyiydi, hatta samimiydi. Ona saygı duyar, öğütlerini dinler, karşı çıkmazdım. O da bizim evliliğimize seviniyor gibiydi; hep güler yüzlü, hiç tartışma çıkarmazdı. Şanslıydım diye düşünürdüm.
Düğünümüzü o organize etti. Ailemin maddi durumu pek iyi olmadığı için sadece mütevazı bir hediye alabildiler. Gülten Hanım her şeyi üstlendi—restorandan araba kiralama işlemlerine kadar. Ona içtenlikle teşekkür ettim ve bir aile gibi olduğumuzu hissettim.
Ancak her şey düğünden sonraki ilk günlerde değişti.
“Pekâlâ çocuklar,” dedi akşam yemeğinde, “benim görevim bitti. Oğlumu büyüttüm, okuttum, hayata hazırladım, şimdi de evlendirdim. Kırılmayın ama bir ay içinde evimden taşınmanızı istiyorum. Artık bir ailesiniz, kendi ayaklarınız üzerinde durmalısınız. Zor olabilir ama hayat böyle. Tasarruf etmeyi, çözüm bulmayı öğrenmeniz lazım. Ben de nihayet kendim için yaşamak istiyorum.”
Ne olduğunu anlamakta geciktim. Kalbim hızla çarpmaya başladı, sonra bir ürperti hissettim. Nasıl yani? Daha dün onun “sevgili çocuklarıydık”, şimdi bizi nasıl bu kadar rahat evden kovabiliyordu? Torunlarını bile görmek istemediği belliydi…
“Eğer çocuklarınıza benim bakacağımı düşünüyorsanız, boşuna umutlanmayın,” diye ekledi sakince. “Ben anneydim, bakıcı bir nine değil. Tüm hayatımı Emre’ye adadım. Şimdi kendim için yaşamak istiyorum. Evim size her zaman açık—bir çay içmeye, bayramlaşmaya. Ama sürekli destek beklemeyin. Zamanı gelince anlayacaksınız.”
Göz yaşlarımı zor tutarak oturdum. Daha yeni evlenmiştik, hâlâ onun evinde yaşıyorduk. Şimdi ne olacaktı? Eşyalarımızı toplayıp sokağa mı atılacaktık? Kiralık bir ev mi bulacaktık? Bunu, neredeyse ikinci annem gibi gördüğüm bir kadından mı görecektim?
Öfkelendim. Yaptığını ihanet olarak gördüm. Üç odalı evinde rahatına bakıyor, tek başına! Biz ise nerede kalacağımızı düşünmek zorundaydık. Üstelik bu evde Emre’nin de hakkı vardı—burada büyümüştü, şimdi öylece gitmesi mi gerekiyordu? Ya torunlar? Büyükanneler çocuklarla ilgilenmek, sevgilerini göstermek için can atmaz mıydı? O ise sadece elinin tersiyle itmişti.
Şaşırtıcı şekilde, Emre annesiyle tartışmadı. Aksine, hemen yeni bir ev ve daha iyi bir iş aramaya başladı. “Annem haklı, artık kendi hayatımızı kurmalıyız,” diyordu.
Anlamaya çalışıyordum: Neden? Neden bu kadar sert davranmıştı? En azından birkaç ay bekleyemez miydi? Ya da taşınmamıza yardım etmeyi teklif edemez miydi? Ailemin bize destek olacak gücü yoktu, en azından kayınvalidemin yanımızda olacağını sanmıştım. Ama öyle olmadı.
Şimdi eşyalarımızı topluyoruz. Her akşam düşünüyorum: Haklı mıydı? Yoksa sadece rol yapmaktan yorulmuş muydu?
Siz ne dersiniz?…




