— Levent, belki bu sefere gitmesen? İçim rahat değil… Lütfen, bir başkasıyla değiştir kendini, — dedi Aylin, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
— Bu sefer iyi para getirecek. Hem doğum yaklaşıyor, Aylin’im. Biliyoruz, her kuruş altın değerinde şimdi, — diye yanıtladı Levent, karısını sıkıca kucaklayıp yaramaz ikiz kızları Deren ile Ece’nin saçlarını öperek.
Aylin sessizce başını salladı. Yüreği parçalanıyordu ama aklı kocasını haklı buluyordu: aile bütçeleri zor dayanıyordu. Gözyaşlarını silerek onu uğurladı ve sarılarak fısıldadı:
— Çabuk dön… Seni bekleyeceğiz.
Kapı Levent’in ardından kapandı. Aylin kendini topladı: kızlarını doyurdu, onlarla gezmeye çıktı. Gün şaşırtıcı derecede sakin geçti. Ne huysuzluk ne ağlama—sanki çocuklar bile bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu.
Her akşam saat onda, anlaştıkları gibi telefonlaşırlardı. Aylin, kızların nasıl özlediğini, kendisinin de dikiş dikerek ek iş yaptığını anlatırdı. Levent telefonda güler, “Yarın artık evdeyim, canım,” diye söz verirdi.
Ama eve hiç dönemedi.
Dönüş yolunda kamyonu, karşı şeride çıkan bir tırla çarpıştı. Her şey bir anda oldu. Kaçacak zaman yoktu. Levent oracıkta can verdi.
O gece telefon çaldı. Aylin rüyadaymış gibi ahizeyi kaldırdı—ve dünyası başına yıkıldı.
Sendeliyerek komşusu Nuriye Teyze’ye gitti. Kızlarına bakmasını rica etti. Kendisi ise eşikte yığılıp kaldı. Doktorlar zor yetişti—acil sezaryen, zorlu bir ameliyat.
Erkek çocuk zayıf ve erken doğmuştu. Babasının gücünden mahrum, annesi ise kocasının desteğinden yoksun kalmıştı.
Aylin oğluna kocasının adını verdi—Levent. Hastaneden çıkınca kalan parayı saydı. Birkaç aya ancak yeterdi. Sonrası—Allah kerim.
Hayat artık ayakta kalma mücadelesine dönüşmüştü. Komşu Nuriye Teyze elinden geldiğince yardım ediyordu. Yakınlarında akrabaları yoktu. Aylin yeniden dikiş dikmeye başladı—önce komşulara, sonra kulaktan kulağa müşterileri çoğaldı.
Kızlar ikinci sınıfa, küçük Levent ise anaokuluna başladı. Onlar Aylin’in umudu, dayanağıydı. Ama…
Kızlarını daha çok seviyordu. Oğlunu ise… hayır, nefret etmiyordu—sadece ona bakarken içi acıyla doluyordu. Gittikçe ölen kocasına benzemeye başlamıştı. Ve her baktığında, “Engel olamadım, durduramadım…” diye geçiriyordu içinden.
Oğlu sessiz, nazik, özenliydi. Okur, yardım eder, hiç şikâyet etmezdi.
Kızlarına elbiseler alır, bebekleri için kıyafetler dikerdi. Levent’e ise eski kıyafetlerini uyarlardı.
— Zavallı çocuk… Annesi yanında yetim büyüyor, — diye iç çekerdi Nuriye Teyze, bulaşıkları yıkarken ya da kız kardeşlerinin oyuncaklarını toplarken onu izlerken.
Zaman su gibi aktı. Kızlar büyüdü, evlendi, ayrı eve çıktı. Annesiyle yalnız Levent kaldı.
Teknik okulu bitirip memleketleri Konya’daki bir şekerleme fabrikasında mühendis olarak işe başladı. Aylin’in gözleri günden güne zayıflıyordu—uykusuz geceler, yıpranmış sinirler, yalnızlık dolu yıllar etkisini gösteriyordu.
Levent elinden geldiğince annesine baktı. Yemek yaptı, çamaşır yıkadı, parkta koluna girerek gezdirirdi. Aylin sık sık ona fısıldardı:
— Beni affet oğlum… Senin sevgini hak etmedim. Kendi hayatını yaşa, daha gencin sen…
O gülümser, “Her şey olacak anne. Hem eş hem çocuklar. Torunlarına da bakarsın,” derdi.
Ve bir gün o kız geldi. Mütevazı, utangaç Leyla.
— Anne, Leyla bizde kalacak. Kimsesi yok. Öksüz o, — diye fısıldadı oğlu.
Üç ay sonra düğün yapıldı. Kızlar, torunlar, damatlar—tüm aile toplandı. Aylin mutluydu ama gülümsemesi giderek acıyla doluydu.
Teşhis korkunçtu—kanser. Fazla zamanı kalmamıştı ve bunu biliyordu.
Ama kader ona bir mutluluk daha verdi—ilk torununu görmeyi başardı.
Giderken huzur dolu, dudaklarında bir gülümsemeyle, bir zamanlar sevemeyeceğini düşündüğü oğlunun elini tutuyordu.
Küçük oğul… biricik… en sevgili…




